Cem Pekdoğru
cempekdogru@gmail.com

23 Haziran 2010, Çarşamba

Wes JOHNSON

Oyuncuları yazmaya ‘draft’ değeri en düşük olandan başladığım içindir ki uğruna Can Birand’ı düelloya davet ettiğim Wes Johnson’ın profili sona kaldı. Doğrusunu söylemek gerekirse geçtiğimiz sezonun başına kadar Johnson adını zaman zaman duyduğum, fakat radarıma tam olarak girememiş bir oyuncuydu. Lisede bile belli bir yerde dikiş tutturamamış, sık sık öğretmenlerinden gelen “Sen memur çocuğu musun” sorusuyla muhatap olmuştu. Mezun olduğunda en iyi liselilerden biri değildi ancak tercih ettiği Iowa State ile birkaç iyi performans sonrasında ulusal bir repütasyon kazanmaya başlamıştı, özellikle de ‘freshman’ sezonunda MSG’deki North Carolina maçının ardından… Fakat burada da rahat durmayan deli oğlan, dikey geçişle Jim Boeheim’ın yanına atıyordu kapağı. Göze aldığı şeyi burayı okuyan çoğu kişi biliyor, üçüncü senesini literatürdeki adıyla ‘red shirt’ giyerek kenarda geçirdi Wes. Fakat son sezonunda yaptıkları bunun iyi verilmiş bir karar olduğunun göstergesiydi. Syracuse basketboluna çabuk adapte olan Johnson, takımın liderliğini eline aldı ve Orangemen’a Final-Four ile noktalanmasa da gayet iyi bir sezon yaşattı. Bu performansla kendi de büyüdü haliyle.

Oyunundaki en büyük çekincelerin başında kendi şutunu yaratamaması geliyor. Bu böyle, kıvırmanın anlamı yok. NBA’de bu özelliği bir ölçüde geliştirmesi şart. Bu noktada oyunuyla direkt ilgili olmayan ikinci çekince ortaya çıkıyor. Aslında sadece bir açıdan olumsuz bir durum bu, Johnson 23 yaşında. Ve ‘draft’ günü herhangi bir genel menajer Johnson’a imtina ile yaklaşacaksa sebebi bu olacak. Fakat fazla bilinmeyen bir şey daha var, batug.com farkıyla ilk bilen siz olun! Wes basketbol oynamaya sekizinci sınıfta başlamış, yani hayli geç. Bir Fatih Solak hikayesi adeta. Bu yüzden oyununda her geçen gün bariz bir değişim gözlemleyebiliyorsunuz. Iowa State döneminde yaptığı yanlış tercihlerden tamamen arınmış gibiydi örneğin boş geçen senesinin ardından. Top hakimiyeti halen istenen düzeyde olmadığından top kayıplarına bunun direkt bir etkisi olmadı, fakat şut yüzdesinde dramatik bir artış sundu Syracuse senesinde bizlere. Önceleri güvenilmez bulunan dış şutundaki artışa (2007: 29%, 2008: 33%, 2010: 39%) bakar mısınız?

Oyununun birçok yönünde rakamlara bu kadar net yansımasa da düzenli gelişmeleri görebiliyorsunuz. Boeheim’ın temel prensiplerinden olan alan savunması, çoğu zaman bir oyuncunun savunmasını değerlendirmeyi namümkün kılar. Bu Carmelo Anthony için de, daha yakın zamanda Jonny Flynn için de böyleydi. Bazen beklediğinizden iyi, bazen çok kötü çıkabiliyor bu iki örneğin de işaret ettiği gibi. (Flynn’den nefret ettiğim sır değil.) Bu 2-3 alan savunmasında bazen içeride, bazen dışarıda yer bulan Wes, her iki alanda da başarılı gözüktü ve sezonu neredeyse 2 top çalma, 2 blok ortalamalarıyla götürdü. Şu anda biraz tepeden bakılan savunması, belki zamanla hücumunu bile sollayabilir.

Aileleri de görüşen Flynn’in lobi çalışmaları sonrasında eğer bugünkü ‘draft’ sıraları korunacaksa Wolves’a gitmesi hiç sürpriz olmaz. Flynn etkeninden bağımsız olarak, Corey Brewer’ın geçen sezonki çıkışına rağmen ideal bir ekleme olacağını da düşünüyorum Minnesota’ya. Kim seçerse seçsin çok pişman olmayacaktır. Belki hiçbir zaman 20 sayı ortalamalarını kovalayan bir oyuncu olmayacak ama üçüncü-dördüncü opsiyon olarak güvenilir bir ilk beş oyuncusu olarak uzun bir kariyer onu bekliyor bence. Güçlü karakterinden pek bahsetmemişiz. Birçoklarını kenarda tutacak bir el sakatlığına rağmen, piyasasının düşmesini de göze alarak “Yeteri kadar kenarda oturdum, şimdi oynama zamanı” diyerek Syracuse’u sırtlaması birçok şeyi anlatıyordur sanırım.

Bunu seven bunu da sevdi: Danny GRANGER, Eddie JOHNSON, Travis OUTLAW

Greg MONROE


Greg Monroe son 20 yılda bir pivot yetiştirme merkezi gibi çalışan Georgetown’ın en yeni ürünü. Fakat üst devreleri Patrick Ewing, Alonzo Mourning ve Dikembe Mutombo gibi ortodoks bir uzun karakteri göstermiyor ve bu da kariyeri konusunda ‘scout’ları ikircikli bir tutuma sürüklüyor. Bu yüzdendir ki ‘freshman’ senesinde ilk üç sıra için ciddi aday olarak gösterilen Monroe’yu bu sene içerisinde zaman zaman lotaryanın dışında bile gördük.

Monroe’nun oyununu özel kılan yanı zaman zaman bir oyun kurucunun saha görüşünü ve pas yeteneğini gösterecek kadar ileriye giden basketbol zekası hiç şüphesiz. Fakat öte yandan da bu sınıftaki tüm rakiplerinden daha sönük atletizmi, bu sene durumu biraz düzeltse de önemli anlarda sinmesi ve hiçbir zaman gerekli mental kararlılığı istikralı bir şekilde gösterecek gibi durmaması onu listelerde aşağılara sürüklüyor. Buna sol eliyle potaya giderkenki rahatlığını ve etkileyici top hakimiyeti gölgeleyen bir zafiyet daha ekleniyor ki o da savunmacısı tarafından sağa penetreye zorlandığında yaptığı saçmalamalar ve bunun sonucunda gelen top kayıpları ve düşük şut yüzdesi. Hatta Hz. Synergy der ki, bu çocuk sola penetre üzerinden toplam teşebbüslerinin %57’sini basketle tamamlarken, aksi yönde bu oran %39’a düşüyor, top kayıpları ise 12 birimlik bir yükseliş göstererek %33’e çıkıyor. Kolejdekinin aksine NBA denen kurtlar sofrasında böyle bir handikapla fazla mutlu bir yaşam süremezsiniz. Top kayıpları küçülen rolle birlikte azalacaktır ama…

Mental kararlılık hadisesine gelirsek, maçtan maça performansında -ve daha önemlisi- arzusunda büyük dalgalanmalar yaşayan Monroe, ‘freshman’ senesinin ardından okula kötü bir fizikle dönünce daha büyük bir kuşku uyandırmıştı. Geçtiğimiz günlerdeki ‘draft’ öncesi ölçümlerde de boy ve kanat uzunluklarındaki tatmin edici sonuçlara rağmen, %11.2 gibi yüksek bir yağ oranı vererek bir Derrick Coleman alarmına daha sebep oldu. Liderlik yolunda ikinci senesinde önemli bir yol kat etse de, Hoyas’a tek bir NCAA turnuvası galibiyeti getiremeden kolej kariyerini noktaladığını not düşelim. Sert bir oyuncu olmaması insanların ribaund yetisine de önyargılı yaklaşmasına sebep oluyor fakat orada biraz haksızlık ediyorlar bence, eleman ikinci senesinde olası savunma ribaundlarının %25.2’sini almayı başarmış ve bu yüzde rakiplerinden sadece Cole Aldrich’e geçilmesine izin veriyor. Atılan dirsekten, kirli faullerden, gözdeki ateşten falan daha önemli bir kriter savunma için de.

4 numara savunmak için yeterli lateral hızı kazanması zor, o yüzden biraz daha kilo kazanıp 5 numarada savunduğu oyuncuların karşısında durabilecek seviyeye gelmesi lazım. Limitleri çok yukarıda değil ama eşsiz yetenekleriyle bir noktaya kadar gelmesi ve doğru takımda orta vadede ilk beş oyuncusu haline gelmesi beklenebilir. O yüzden risksiz seçim. Jerry Sloan’un yarı saha basketbolunda değerli bir parça olup Mehmet Okur’un yerini alabilir zamanla mesela, uzuna çok ihtiyaç duyan Detroit de adres olabilir.

Bunu seven bunu da sevdi: Chris WEBBER, Brad MILLER, Lamar ODOM

Quincy PONDEXTER

Quincy Pondexter, henüz lisede Brook Lopez ve Robin Lopez ile birlikte ortalığın altını üstüne getirdikleri takımda NBA gözlemcilerinin radarına girmiş bir oyuncuydu. McDonald’s All-American olamaması da esasen Lopez Biraderler’in ününün gölgesinde kalmasından dolayıydı ki Q-Pon uğradığını düşündüğü bu haksızlıktan dolayı halen McDonald’s yemiyor. True story! Bunların üzerine evden çok uzakta olmamak için daha iyi okulları geri çevirip Washington ile yoluna devam ediyor. Atletizmiyle herkesi etkileyip lotarya potansiyeli gösterdiği ilk yıldan sonra ‘draft’e girmesi beklenirken, geçen üç yılın ardından Pondexter’ı hala üniversitede “Fındıkkıran” oynarken görebiliyorsunuz. Neden mi?

Pondexter’ın hem babası Roscoe, hem de amcası Clifford basketboldan geliyor. Jerry Tarkanian tarafından keşfedilip, bir başka efsane Lute Olson’ın yönetiminde elde ettikleri 24-2’lik dereceyi devam ettirip UCLA’in dominasyonunu kırma şansları varken gözetim listesine girip takımı yalnız bırakan yetenekli ama kafası güzel çocuklar. Hatta NBA ‘draft’ tarihinin ilk ‘underclassman’lerinden bu ikisi. Bunun sonunda Bulls tarafından ilk turda seçilen Amca Cliff, bir Quentin Richardson kariyeriyle oradan oraya savruluyor. Üçüncü tura kadar düşüp NBA kontratı alamayan Baba Roscoe ise İtalya’dan Arjantin’e ekmek parası için dünyayı dolaşıyor ve 10 yıllık kariyeri sonunda ülkesine döndüğünde bulabildiği en iyi iş Charles Manson gibi azılı suçlulara konaklık eden California’nın en şöhretli hapishanesinde gardiyanlık oluyor. “Bonecrusher” lakabını alışı ve mahkuma şiddet suçundan hüküm giyişini merak ediyorsanız özellikle Esquire ve NY Times’da konuyla ilgili güzel makaleler var. Biz konumuza dönelim.

Q-Pon’ın önünde işlerin nasıl boka sarabileceğiyle ilgili belki de en iyi örnek küçüklüğünden beri canlı olarak duruyor. Tıpkı Şaban Işık gibi küçükken sıklıkla ‘nah’ çektiği için bugün Sosyoloji bölümünden mezun olan bu adamın doğuştan Pyotr Tchaikovsky hayranı olmadığı ortada…

Her ne kadar yaptığı seçim kariyeri açısından makul olan gibi gözükse de bir son sınıf öğrencisi olarak ‘draft’ sırasına olumlu yansımayacağı açık. Çok özel bir atlet, sorumluluk alma ve liderlik gösterme konusunda bu yaz büyük gelişim kaydetti. Savunmada her zaman ‘hustle’ sınırlarını zorlayan, kolej boyunca oynadığı 4 numaradaki boy dezavantajını hızıyla kapatabilen bir eleman. NBA’de boy olarak 3 numara için bile çok yeterli gözükmemesi, pozisyonlar arasına sıkışıp kalması endişelerden birisi. Bugün bir savunma spesiyalisti gibi gözükmese de o kumaşa fazlasıyla sahip. En büyük soru işareti ise dört sene boyunca hücumuna bir orta mesafe şutunu bile ekleyememişken, onun için hayati olan dış şutunu nasıl bir faktör haline getirebileceği. Fakat burada da Nate Robinson-Will Conroy ikilisi gittikten sonra kazanmak uğruna Brandon Roy’u oyun kurucuya çeken, oyuncu gelişimi için en iyi koçlardan biri olarak tanınmayan Lorenzo Romar’ın etkisini hesaba katmalıyız. Kendisine kolej seviyesindeki atletik avantajlarını kullanarak, mümkün olduğunca sık potaya gitmesi salık verilen Q-Pon’ın oyununun bu yönünü NBA’e taşıması mümkün gözükmüyor. Ama bunca yeteneği görmezden gelip, oyununu NBA’e adapte edemeyeceğini de söyleyemezsiniz… Sancılı bir süreç ve kendisini seçen genel menajer için de riskli bir proje olacak. Ama tutarsa…

Bunu seven bunu da sevdi: Desmond MASON, Mickael PIETRUS, Corey BREWER

 

Terrico WHITE

Bundan sadece iki sene öncesine gidip saygın ‘scout’ların ülke çapındaki liselileri sıraladıkları Top 100 listelerine baktığımızda, bunların hiçbirinde Terrico White ismine rastlayamıyorduk. SEC’nin mütevazı okullarından Mississippi de asıl yatırımını bir sene önce bağlanan oyun kurucu Chris Warren’a yapmıştı ve 2 numara için bu gence şans vermeyi seçti. Warren’ın yaşadığı uzun süreli sakatlığa birinci sınıf öğrencisini o bölgeye kaydırarak cevap veren Andy Kennedy’nin bu deneyi sayesinde White önce NCAA’in en güçlü konferanslarından birinde “Freshman of the Year” ödülüne layık görüldü, sonra da birçok ‘mock draft’te lotarya sıralarına kadar tırmandı. Bu sınıftaki herhangi bir oyuncunun gördüğü en dramatik yükselişle…

Fakat ‘sophomore’ sezonunda White için kapıda bekleyen limuzinin yeniden bal kabağına dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bunun nedeni de en az White kadar topla oynamayı seven Warren’ın iyileşmesi ve 2 numaraya geri dönen White’ın hücumun merkezindeki rolünden feragat etmek zorunda kalmasıydı. Kendisinin NBA seviyesinde de ‘combo guard’ oynayabileceğine ikna olmak isteyen ‘scout’lar bu sene gördüklerinden çok da memnun olmasa gerek. Koskoca bir sezon boyunca sadece tek bir maçta 3 asistten fazlasını yapan White, ‘draft’ değerini büyük ölçüde kaybetti ve ilk tura tutunabilirse kendisini şanslı addedecek bir konuma geldi. Warren’ın varlığında üçüncü sezonun da farklı olmayacağından çekinen White, rest yerine elinde hala para varken masadan kalkmayı tercih etti ve 24 Haziran 2010 gecesi Ole Miss tarihindeki ikinci ilk tur seçimi olmayı umacak.

White’a ilk baktığınızda omuz yapısıyla, kanat genişliğiyle müthiş bir NBA fiziği görüyorsunuz. Fakat bu fiziği ve müthiş atletizmini oyununa tam olarak aktarabildiğini söylemek kolay değil. Skorunun büyük bir bölümünü istikrarlı orta mesafe şutundan bulan, yumuşak stiliyle kararlı bir dış şut da geliştiren White’ın pota altı bitirişleriyse tatmin edici olmaktan çok uzak. Kentucky’ye karşı Patrick Patterson’dan poster yapan bir adamın, içeri girdiğinde temastan kaçarak ekseriyetle gözyaşı damlası ile skora gitmeye çalışması absürd bir görüntüye sebep oluyor. Öte yandan bu eğilim faul çizgisine ziyaretlerini de minimize ederek büyük bir atletizm israfına yol açıyor. Aynı zamanda 1 ve 2 numaraları rahatlıkla savunacak bir üst yapıya ve lateral hıza sahip White, bunun hakkını nadiren veriyor ve genelde savunmayı aktif dinlenme ile geçiriyor. O gamsız havasına, Tracy McGrady’yi kıskandıracak ‘lazy-eye’ sendromuna uygun bir tablo. Örneğin -lotarya için büyük rakiplerinden de olan- James Anderson’a kıyasla gözlerin üzerinde olduğu maçların hemen hepsinde sinmesi de bu karakterin bir uzantısı olarak alınabilir. Her şeye rağmen limitleri o kadar yüksek ve -karakteri dışındaki- zayıflıkları o kadar kolay onarılabilir zayıflıklar ki ilk turun sonlarında White için tetiği çeken genel menajerin çok akılsızca bir iş yapacağını söyleyemem… O.J. Mayo ile iyi bir ikili olmayacaklarını anlamışsınızdır ama memleketi Memphis’ten bu yönde bir hamle gelebilir.
 

Bunu seven bunu da sevdi: Randy FOYE, Flip MURRAY, J.R. GIDDENS

 

Jarvis VARNADO

“The best shot-blocker in the country.” Herhangi bir arama motoruna Jarvis Varnado ismini yazarsanız, sizi karşılayan cümle bu olacak. Geçmişte salt böyle bir repütasyonun getirisi olarak lotarya sıralarına tırmanmış örnekler hafızalarda taze olduğundandır ki geçen sene bu zamanlarda Varnado’nun ilk turdaki yerini sağlama almış gözükmesi pek şaşırtıcı gelmiyordu. Henüz ikinci sezonunun başında televizyonda yayınlanan bir maçta yaptığı ‘triple-double’ ile gündeme geldikten sonra rakamlarındaki gelişimi ‘junior’ sezonuna da taşıyan Varnado geçen mayıs ayında bir kumar oynayarak, ‘draft’ değeri tavan yapmışken adını listeden çekmeyi tercih etti. Hücumdaki ham görüntüsünden sıyrılmak isteyen ve imkanı varken bu seviyede oyununa yeni boyutlar katmayı düşünen bir gence ancak saygı duyarım. Fakat gölgede geçen bir sezonun sonunda, takımı Mississippi State de NCAA turnuvası için komite tarafından yeterli görülmeyince bugün için ikinci tura kadar inmiş gözüküyor.

Boyu kısa görünüyor olabilir, fakat kanat genişliğinin 7-4 seviyelerinde seyrettiğini eklemek lazım. Buna rağmen oyunundaki ayarlamalarda hep bir power forvete evrilmeyi planlamakta Jarvis. Bu kararın doğruluğunu geçen hafta Los Angeles’taki ‘workout’larda Jerome Jordan karşısında düştüğü durumlar da destekler nitelikteymiş. Geçen sene çekilme kararının hemen ardından kilo almaya başlayıp epey yol kat etse de, hala rakipleri tarafından çok kolay itilebiliyor. Bunun bire bir savunmasına pek yardımcı olmadığı açık. Hücumda ise birkaç numarası (sol alçak postta aldıktan sonra sol omzu üzerinden dönerek bitirdiği sağ ‘hook-shot’ gibi) dışında tamamen ikinci şans sayılarından ekmek yiyor. Bu sezonki gelişimi de ‘scout’ları ikna etmişe benzemiyor ve uzun açısından zengin bu sınıfta ilk tura yeniden çıkabilmesi için yeterli malzemeye sahip değil gibi.

Orta mesafesine harcadığı mesai sonuç verirse ve sadece yardım savunması spesiyalisti olarak kalmayacağının emarelerini gösterirse her takımın ona verebilecek 10-12 dakikası olduğunu düşünüyorum. Atletizmi öğretemiyorsun sonuçta. Okulu bitirerek gelmiş olması da ‘draft’ sırasına çok olumlu etkimese de ilk seneden katkı vermesine yardımcı olabilir. Hem bu devirde önce diplomanı eline alacaksın, yarın öbür gün dizi eline alma ihtimaline karşı… Bir de bu adamın adı güzel, yaratıcı lakap önerilerine açık. Dallas’a falan gitmesin o yüzden, adamların Rodrigue Beaubois gibi bir nimetten çıkarabildikleri en iyi lakap Roddy-B zira…

Bunu seven bunu da sevdi: Chris ANDERSEN, Keon CLARK, Sean WILLIAMS