NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ


NBA WALLPAPERS

COURTSIDE

ACURRY

 

Midnight Hot bile olmayınca sıkıntıdan 2003 Lakers-Wolves serisi üçüncü maçını izledim. Wolves'un rahatça koparabileceği bir maçta Lakers comeback'ini seyirci gibi izleyen Saunders hoca ile seyircinin arasında kalp spazmı geçiren McHale'i görünce sonumuzun geldiğini farkettim. Tıpkı Wolves gibi bağıra bağıra dibi boyluyoruz sanırım.

Öner'in sizlerle olamadığı zaman içerisinde takımda çok fazla değişiklik oldu (şimdi baktım da database'e bir hal olmadıysa adam en son 2006 Temmuz'da yazmış).

Bu kısmı toparlamanın imkânı yok, takımın şu anki halini bilmeyenler için söylüyorum: Billups karşılığında Allen Iverson'ı takıma katarken, oyun kurucusuz maça başlayıp eldeki tek oyun kurucunun da vasat oynamasıyla, her gece farklı tatlar yakalıyoruz. Evet üç sene önce Iverson, takımda Billups'ın kalması -Rip'in yerine mesela- halinde fena olmayabilirdi, kendi fikrime göre Pistons'ı bir basamak yukarı çıkarmayacak, hatta devamında bir hareket yaşanmayacağı için aşağıya çekecek bir takas oldu. Yine Billups-Iverson takasında Denver'a gönderilen ama “hoca ben bu çöplükte oynamam beni geri alın” diyen McDyess da takıma geri dönecek (belki de döndü, belki elinde topla baseline'da duruyordur, maç saatinde benche çekerler). McDyess'ın geri dönüşü bile Wolves gibi tamamen amaçsız bir takımdan 20 küsür sayı fark yiyen takımı toparlamayacak çünkü başı kesik tavuk gibi şuursuz haldeyiz.

Billups, Jason Kidd gibi, Nash gibi hücumu tamamen elinde tutan bir oyun kurucu değildi (Allah taksiratını affetsin) ama topu hücuma taşımada, karşı sahaya geçmede eldeki tek opsiyondu. Tavukluk burada başlıyor işte, daha hücuma çıkışta sorun yaşayacak bir takımı şampiyonluk adayı olarak göstermeleri bana garip, daha doğrusu optimistik, Polyannastik çekomastik geliyor. Üstelik daha bu takas gerçekleşmemişken, Billups'ı yedekleme konusunda sıkıntı yaşayabileceğimizi düşünüyordum. Bu adamın tek yedeği olan Stuckey güven veren biri değil. Tamamen Michael Curry denen andavalın tercihi olsa dahi, takım maça oyun kurucusuz başlıyor, toplamda 10 dakika sahada kalan Kwame ‘coffee with no milk’ Brown ilk beş çıkabiliyor.

- 2006 Temmuz'unda son yazıyı okuyup NBA'den elini ayağını çeken bir Pistons taraftarı “ne oluyor lan ne Michael Curry'si, ne Kwame'si, ne milk'i?” diyebilir tabii.

Michael “Acur” Curry

1Oyuncuyken dahi yaralı parmağa işeyemeyen yapısıyla sinir bozan Curry'nin, başarılı sayılmasa da sevdiğim bir coach olan Saunders yerine gelmesi, takımdan umudumu kesmemin en önemli sebebidir. Bunu kaç kere tekrarladım bilmiyorum ama Carlisle zamanında soyunma odasında konuşulanları coach'a yetiştirdiği iddia edilen bu turşusu kurulası zerzevatı takımın başına getirmekle, Dumars kendi ipini de çekmiş oldu. “Ben mi fazla kötümser düşünüyorum” diye soruyorum bazen; ancak bu kadar tecrübesiz bir acuru takımın başına getirip, takımın başındaki tek beyne sahip adamı da şuurunu üç yıl önce yitirmiş bir deli dumrul için göndermenin tek sonucu, Dumars'ın ya bu sezon sonu ya da seneye, bu işi ya kendi isteğiyle ya da cebren bırakması olacak.

Dumars'ın Iverson'ı getirip, Billups'ın kontratından kurtulmasının ana amacının 2010'da LeBron'a sulanma imkânı yakalamak olduğunu da belirtenler var (yanılmıyorsam yahoo'da Wojnarowski dile getirdi bunu, aramaya üşendim).

Açıkçası adım LeBron James olsa, Cleveland Cavaliers'tan ayrılıp, parayı cukka ederken şampiyon da olabileceğim bir takıma gitmek istesem, aklıma en son Pistons gelir. İki sene sonra şu an iyi kötü çalışan uzun rotasyonu Umre yaşına gelmiş oluyor, elde kalan değerli adamlardan biri LeBron'la aynı pozisyonda. Hadi takas değeri var, takas edip iyi bir uzun kapatırız desen saha kenarında yılların çürütemediği salatalık Michael Curry var. NBA'de top oynamadım, bilemiyorum Curry'e olan saygı durumlarını ama adım LeBron olsa, gideceğim takımın coach'u Michael Curry olmaz.

Allen Iverson

1Yukarıda da bahsettiğim gibi; üç sene önce Billups'lı kadroda olsaydı, gelmesi şerefine iki litre kan içebilirdim ama şu anki kadroda, bu coach’la, aradığımız adam değil. Onun açısından iyi olmuş olabilir, en azından şimdi böyle düşünüyordur. Neticede aklı beş karış havada Carmelo'yla harcadığı bir dönemi arkada bırakıp, gerçekten “contender” olduğunu düşündüğü -sandığı- bir takıma geldi ve 76ers'ta ellerinin arasından kayıp giden şampiyonluğu kazanma ihtimali var. Bu durum onu hakikaten motive edebilir ve motive olan bir Iverson'ın, Denver'ın yüksek rakımında beynine az oksijen giden Iverson'a nazaran çok daha yararlı olacağı aşikâr. Peki bu yeterli olacak mı?

Dönüp dönüp başa geliyormuşum gibi hissediyorum ama oyun kurucusu olmayan, coach'u hakkında edecek kelâm bulamadığım bir takımda Iverson'ın kişisel meziyetleriyle bir yere gelebileceğimizi pek sanmıyorum. Evet, şampiyon olduğumuz sezon da dahil olmak üzere, Konferans Finali oynadığımız hiçbir sezona (”72'yi geçerler mi” diye insanları korkuttuğumuz dışında) çok iyi başlangıçlar yapamadık. Sezonun sonlarında vites yükseltip playoff'ta ritim kazanıyorduk ama bu sezona o kadar kötü girdik ki playoff'ta ilk turda bile elensek -en azından benim açımdan- şaşırtıcı olmayacak.

Sorunların şimdiden başladığını söylemek mümkün. Iverson perşembe günü yapılan antremana gelmedi(-miş) ve bu yüzden cuma günü oynanacak Bucks maçında ilk beş çıkmayacak; belki de hiç oynamayacak. Perşembe gününün Şükran Günü olduğunu ve antremanın Şükran Günü'nde sabahın 10'unda olduğunu belirtmek lazım. Curry acuru, Dumars'ın bu tür konularda disiplinden yana tutum aldığını bildiğinden oyuncuların sabrını zorlamaya erken başlamış. Kaldı ki kafa tuttuğun adam Iverson, küstürdüğün zaman bench’e atıp eldekilerle idare edebileceğin türden biri değil.

Yedek kulübesi

Eldeki tek oyun kurucu yedekte olduğundan, durum biraz garip. Amaç Kwame'yi forma sokmak falan olsa, maç başına 10 dakikadan fazla oynatılır. Eldeki tek oyun kurucu Stuckey diyerek, Will Bynum'a haksızlık yapıyor olabilirim; ancak Bynum, Curry'nin abuk rotasyon sisteminde istikrarlı bir biçimde süre bulamıyor. Bynum'dan bahsederken cevheri keşfedilmemiş yetenek gibi konuşuyorum ama herif Rip'in yerinde olup maske takmanın çok havalı olacağını düşünen biri. Sanırım Curry'nin muhteşem sisteminde de Bynum gibi kısa-atletik-sokakçı topçuya yer yok.

Rotasyondan bahsetmişken, tam oturmuş bir bench rotasyonu olduğunu söyleyemem. NBA Tv sağolsun sadece bir maçımızı -o da banttan- verdiği için afâki konuşuyorum başından bu yana, bir fikir edinmek açısından birkaç maç izlemekte fayda var. İlerleyen zamanlarda Amir Johnson ve Jason Maxiell'in belirli sürelere sahip olacağını, McDyess kadroya girdiğinde Kwame'nin bench’e geçip havlu sallayacağını, kalanların da günü geçireceğini düşünüyorum. Guard rotasyonunda, sezonda olmasa dahi playoff'ta büyük sıkıntı çekeceğimiz bariz.

Bunları Biliyor muydunuz?

- Kwame'nin matematikte çok iyi olduğunu (iddia ettiğini)
- Maxiell'in trompet, Herrman'ın piyano çalabildiğini
- Afflalo'nun basketbol değil de masa tenisi fenomeni olduğunu
- Michael Curry'nin kilosunun 1.5 YTL olduğunu...

fotolar: yahoo sports

Öner BİNBAŞ / Gökhan ÖZŞAHİN




Güle güle Big Ben

Telafisi zor hatalar yapıp sıkıntılı günler geçirirsiniz, içinizden hiçbir şey yapmak gelmez…

Anlık duygu patlamaları yaşayıp; hayata küsmekle, yeniden ayağa kalkmak arasındasınızdır…

Kurtuluş yolları aramakla geçen boş günler içindesinizdir hani…

Selam ya Cemaat-i Detroit, Ahali-ül batug.com... Benim için böyle karmaşık bir zaman işte. Detroit'i de kendi hayatıma benzetmeye başladım galiba. Yaşanan gelişmelere, en önemlisini ve yeni haberleri sona bırakarak, beraberce bir bakalım.

Miami'deki 6'ncı maç

İlk üç çeyreği, önceki maçlarda son nefesimizi vermiş gibi oynadık. Alışılmış savunma ve mücadele gücümüzden eser yoktu. Ne sezon içinde oynadığımız hücum basketbolu sahadaydı, ne de geçtiğimiz iki senedeki play-off sertliğimiz. Bambaşka, hiçbirimizin tanıyamadığı bir takım vardı sahada. Maç öncesinde takımdaki uzunların bıdı bıdı'ları bazı şeylerin yolunda olmadığını bize gösteriyordu ama Larry Brown'dan rahatsız olan Chauncey Billups bile önceki sezonlarda bunu takıma yansıtmamıştı. Kaptanın etrafında takımın bir şekilde bu sıkıntılardan kurtulmasını bekledik hep. Özellikle takımın yumurta kapıya dayandığı zaman gösterdiği performanslar, umudumuzu sürdürmek için bir sebepti. Maalesef olmadı, belki de takımdakiler ve biz taraftarlar fazla semaya çıkmıştık. Sert bir inişle yerdeyiz şimdi. Popolar acımadan akıllar başa gelmiyor (gerçekten kendime benzetmeye başladım bu takımı).

Draft

Pek anlamam draft işlerinden. NCAA'i takip etmeye vakit bulamıyorum. Zaten 60. sıradan tek seçme hakkımız vardı. Bu seneki draftin kalitesiz olduğu söylentilerini ve Dumars'ın draft olayından benim kadar anladığını düşünürsek, umutlanacak bir sebep göremiyordum.

Sonuç olarak 60. sıradan Will Blalock isminde nur topu gibi bir oyun kurucumuz oldu. Her ne kadar Amerikanyalıların abartılı yorumlarına güvenemesem de, okuduklarımın ışığında size biraz tanıtayım kendisini.

Öncelikle bizim ekip, 1,82 boyunda ve 93 kilo olan Will Blalock'ın ikinci turun başlarında draft edilmesini bekliyormuş. Oyun kurucu arayışında olanlar, gözde oyun kurucular üst sıralarda seçilmediği için (haşarı çocuk Marcus Williams örneğinde olduğu gibi), kendilerine kalan nispeten daha hazır oyuncuları seçmişler ve eleman da bize kalmış. Hücumda pas yeteneğinin ve saha içi liderliğinin iyi olduğunu belirtiyorlar. Savunmada çabuk elleriyle rakiplerine zor anlar yaşattığını da ekliyorlar. Atletik olduğunu ve rakip savunmadaki açıkları penetre ederek veya smaçla cezalandırdığını da söylüyor, diyar-ı internet (tamam, gelişmesi gerekiyor" yazıyor ama iyimserlik arıyorum bugünlerde). Zayıflıkları ise istikrarsızlık (iktidarsızlık diyenler utansın), şutunun yetersizliği ve kritik anlarda sorumluluktan kaçması olarak gösteriliyor. Bu eksiklikler zamanla kapatılabilir, ayrıca kritik anlarda sorumluluk almaması, Amerikanyalıların her oyuncuda Jordan tohumları araması sınırsız döngüsünün fonksiyonel çıkarımları olduğunu vs. vs... Anladınız siz.

Draft gecesi, Lakers'ın 51. sıra seçimi Cheick Samb karşılığında Maurice Evans'ı verdik. Tayshaun'un aldığı süreyi azaltmak isterken, böyle bir takas nereden çıktı anlayamadım. Takım sahibi Büyük Dede'nin "Ücret sınırını aşmayın" uyarılarını da düşününce, bu hamle daha bir anlamsızlaştı. Tabii o zamanlar Dumars Baba'nın, Big Ben'e verilecek kontrat sonrasında, orta seviye hakkımızı (MLE) ikiye bölerek yedek oyun kurucu ve kısa forvet için harcama planları vardı sanki, ama Big Ben hesapları alt üst etti.

Gelen oyuncu hakkında yapılan yorumları, henüz takımda yer bulamayacak kadar ham olduğu ve muhtemelen bir-iki sene daha Avrupa'da (üst seviyede oynamaya başlarsa Barselona ama bu seneki kadroda yer bulması zor gibi) kalacağı için, şimdilik yazmıyorum. Avrupa'da kayda değer bir şeyler yaparsa yazarım.

Mâlum mesele

Gelelim esas meseleye. "Vay sen misin bizi satan?!.", "Üç kuruşa sattın ulen bizi!", "Adam dedik başımıza koyduk, gözümüzü oydu!", "Yüz verdik deliye, geldi sıçtı halıya" gibi serzenişleri bu satırlarda yazmayacağım! Big Ben'in bizim için yaptıklarını, onun varlığıyla kaydettiğimiz gelişimi ve kazandıklarımızı unutacak değilim. Güle güle Big Ben, yolun açık olsun…

Dumars'a da kızamıyorum çünkü verdiği sözü tuttu ve Big Ben'i 'takımda en fazla kazanan oyuncu' haline getirecek bir teklif yaptı. Big Ben bile olsa bu yaşta daha fazlası verilmezdi, verenlere hayırlı olsun.

Bu noktada, çeşitli platformlarda dile getirilen "Big Ben'in gidişiyle, onun takıma kazandırdığı kazanma ruhu ve mücadele eskisi gibi olamaz" düşüncesine cevap olarak, 25 Mayıs'ta yazdığım yazıdan bir alıntı yapayım;

“Detroit Pistons, başarılı olduğu dönemlerde, takım oyununun en iyi örneklerini sahaya sürmüştür hep. Başarıda pay sahibi olarak bir-iki oyuncunun ismi gündemde olmamıştır hiç bir zaman. Takım oyunu içinde herkes üstüne düşen görevi yerine getirmiştir. Oyuncular takım için ellerinden geleni yapmışlardır. Şehirde yaşayan insanların ruhu oyunculara da yansımıştır bu dönemlerde, oyuncuların ruhu da tribüne yansımıştır hatta zaman zaman.“

Başarısız olduğumuz dönemlerde bile seyircilerimiz, takımı yazdıklarım doğrultusunda oynamaya teşvik etmiştir hep. Sahada her şeyini ortaya koymayan oyuncular, bu takımda uzun süre barınamazlar. Bu doğal seçilimin sonunda Detroit'e yakışan oyuncular kadroda uzun vadeli yer bulurlar.

Naz'r Mohammed

Nazr Mohammed'le beş yıllık (son yılı oyuncu opsiyonlu) 30 milyon dolarlık (MLP yani mid-level exception oluyor) sözleşme imzaladık. Farklı takımlarda başarılı ve başarısız dönemleri oldu. Bu yüzden bizdeki oyunu soru işareti şu anda, ancak alternatifi Joel Przybilla'dan daha iyi bir tercih olduğunu düşünüyorum. Oyun yapıları farklı iki oyuncu, ancak kısa vadede Nazr'ın bizim yardımlaşmalı ve değişimli savunmamıza daha çabuk ayak uyduracağını düşünüyorum. Hücum yönüyle de Big Ben'den daha iyi olabilecek kadar gelişime açık bir görüntü veriyor. Neyse, hariçten gazel okumayı sevmem. O yüzden bekleyelim ve görelim.

Kısa kısa

-- Hunter Dede bir yıl daha oynamayı kabul etmiş, kısa vadede Big Ben'in kaçırdıklarını o kazanır umarım. Hayatta bazı şeyler rakamlardan önemlidir.

-- Dale Davis'i uygun bir takas ile gönderebilirmişiz; ilk tercih, 1 veya 2 numara yedeği alabilmek.

-- North Carolina State Koleji Basketbol Takımı'nın başına geçen yardımcı antrenör Sidney Lowe'un (devre arası yorumlarından hatırlıyoruz kendisini) yeri için Terry Porter ile temas halindeymişiz. Portland Trail Blazers'ı satın almaya çalışan bir girişimci grupta yer alan Porter, öncelikle bu girişimin sonucunu beklemekte imiş.

Görüşmek üzere, kalın sağlıcakla.

binbas@yahoo.com

Dip dip not: Unutmadan; bu yazıyı okuduktan 30 saniye sonra, bütün okuduklarınız ve yazarın adı belleklerinizden silinecek. Sonra inkâr ederim, demedi demeyin…


2 HAZİRAN 2006, CUMA

Anka kuşu gibi...

Selamlar batug.com ahalisi, Detroit taraftarı arkadaşlar, Miamili hacılar.

Doğu Konferansı Final Serisi'nde beşinci maç sonunda ne yazık ki 3-2 yenik durumdayız. Sırayla maçlara bakalım;

İkinci maç

İkinci maçta rakibimiz, bir önceki maçta aldıkları galibiyetin rahatlığı içindeydi. Takım olarak hâlâ oyundan düşmedikleri bu maçta, kritik anlarda liderlik görevini üstlenmesi beklenen Wade'in yanlış tercihleri ve ekip olarak savunmadaki vurdumduymazlıkları sayesinde son anlara rahat girdik. Heat'te akılların başlara geldiği son anlarda, biraz da bizim ekibin rehaveti sayesinde farkı iki sayıya kadar indirdiler ama maçı kazanmalarına yetmedi.

Bu maça rakip açısından bakmamın nedeni, savunmada ve hücumda diğer playoff maçlarından farklı bir görünümde olmamamız. Bizi biz yapan sertliği sağlayan hırsımızdan eser yoktu. Maçtan sonra yapılan açıklamalarda, "Ben Wallace'ı hücumda kullanarak ondan daha fazla yararlanma, bu sayede onun hırsını sahanın iki tarafına taşıyarak, kazanmak için gerekli ivmeyi sağlama" gibi şeyler gevelendi. Oysa mücadelenin hala Pistons'a yakışan seviyede olmadığından kimse bahsetmedi. Rakibimiz, playoff serilerinde görülen ‘maç seçme' opsiyonunu kullandı, o kadar.

Üçüncü maç

Üçüncü maça geldiğimizde, "ilk maçı da biz seçmiştik zaten" diyebilme zamanıydı, ya da ben böyle düşünüyordum. Ne yazık ki durum böyle değildi. Bizim rakibe göstermemiz gereken hırsı ve sertliği, Walker - Posey - Payton üçlüsü bize gösterdi. Bir ara farkı bir sayıya kadar indirmemize rağmen, bu seneki kronik hastalığımız olan "konsantrasyonu daha geniş dakikalara yayamama" zaafı baş gösterdi ve rakibimizin geri dönüşüne cevap veremedik.

Bu maçla ilgili iki önemli nokta, oyuncuların tepkileri idi. Önce kısaca neler olduğunu özetleyeyim: Rasheed Wallace bir molaya katılmayarak aklı sıra birşeyleri protesto etti, faul problemi yüzünden kenara gelirken Saunders'ı tersledi. Daha sonra rakibin faul atışı kullandığı bir zamanda Prince de bariz bir şekilde rahatsızlığını gösterdi ve hararetli bir şekilde koçla tartıştı. Son olarak hack-a-Shaq, hack-a-Ben olayları ve maç sonrası Wallace'ların demeçleri...

Maçlarda koçun yaptığı hatalar (dolayısıyla kaybetmemiz) ve eski sertliğimizin olmaması, benim de ilk olarak koçu suçlamama neden oldu. Fakat daha sonra olaya daha geniş çerçeveden bakınca düşündüm ki, oyuncuların disiplinsiz hareketleri, koç ne yaparsa yapsın, hoş görülemez. Rasheed'in bir sorunu varsa gider maçtan önce ilgililere (asistan koçlar veya Dumars, artık kime söylerse) iletir. Bu disiplinsizliği (üstelik de dünyanın gözü önünde) yapma hakkı yok. Aynı şekilde Prince... Herhangi bir molada tartışabilirsin pozisyonları, yapılan hataları vs. ama maç esnasında koçla tartışmak, tüm takımı oyun konsantrasyonundan koparma tehlikesi yaratabilecek affedilmez bir disiplinsizliktir. Hadi Prince daha genç desek (ki yeterince tecrübesi var artık), fakat kaç yılın profesyoneli Rasheed'in bir konferans finali maçı sürerken takım kimyasını bozacak bu tip aleni hareketlerden kesinlikle kaçınması, her neden kaynaklanıyorsa kaynaklansın, öfkesini ve hırsını koçuna veya arkadaşlarına değil, rakibe ve oyununa yansıtması gerekirdi.

Maç sırasında yaşanan hack-a-Shaq taktiği ise koçun bizim takımın ruhunu anlayamadığını gösterdi. Bu şekilde, takımının defansına güvenmediğini gösterdi Saunders. Haklı olabilir, hatta bu taktiği kullanmak başka takımlar için tek çare olabilir, ama bizim gibi iyi savunma yapabildiğini kanıtlamış (şu an için öyle geçinen) bir takım için 'son çare' diye birşey olmamalıydı.

Maçtan sonra kendi kötü oyunlarını saklamaya çalışan uzunlarımız medyaya konuştu! Ben Wallace, kötü savunmayı, "yeterince savunma çalışmamaya" bağladı sözlerinde (sezon boyunca bu olaydan rahatsız değildi galiba Big Ben). Savunma çalışmamak belki takımın savunmadaki uyumunu etkileyebilir ama hırsı ve mücadeleyi etkilemez. Ben Wallace bu seride üçüncü maçın sonuna kadar sadece bir blok yaptı. Bu durum da mı savunma çalışmamakla ilgili?


Fotoğraf: Clarence TABB Jr. - The Detroit News (http://www.detnews.com)

Rasheed Wallace ise, maç sırasında gösterdiği tepkiler yetmiyormuşçasına, hack-a-Shaq taktiğinden duyduğu sıkıntıyı medyayla paylaştı. Bu sorunu kendi içimizde halletmemiz gerekiyordu ama Rasheed Efendi medyaya ağlamayı tercih etti. Maç içindeki sinirli halini ise her zamanki gibi hakemlere bağladı ama bu seride hiç bir maça hakemlerin direkt etkisi olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Kendi çapında kıvırdı Rasheed ama tepkisinin koça olduğunu herkes anladı.

Dördüncü maç

Bu maçtan önce uzunlarımız sorun yaratan açıklamalar yaparken, kaptan da takımı birarada tutmaya çalışan açıklamalar yaptı. Billups özetle "Savaşmaya devam etmeliyiz" dedi ve savunmanın sertliğini arttıracağımızın sinyallerini verdi.

Maça başladığımızda sertliği sağlamaya da başladık ama serinin geri kalan maçlarında yoramadığımız rakip yıldızlar karşısında çare üretemedik. Bu maça gelene kadar yaşlı Shaq'ı hâlâ yoramamışsan, dördüncü maçta başına gelenlere de bu şekilde katlanırsın. Buna rağmen ikinci yarıya başladığımızda rakibin direncini biraz olsun kırmaya başladık ve öne geçtik. Tam bu sırada hakemlerin çaldığı basit düdüklerle uzunlarımızın girdiği faul problemi ve Wade, Heat'in imdadına yetişti. Bu noktadan sonra tekrar konsantrasyonumuzu sağlayamadık ve yine yenildik. Bu maçta, bu seride ilk defa rakibimizi sertliğimizle yorduk.

Beşinci maç öncesi (oynanmadan önce yazılmıştır)

Önümüzdeki maçlarda, dördüncü maçtaki fiziksel sertliğe aynen devam etmeliyiz. Sonuçta bizden daha yaşlı olmasalar bile (hesaplamadım, aşağı yukarı aynıyızdır) fiziksel oyundan dolayı daha fazla yıpranan bir ekiple karşılaşıyoruz. Beşinci maçta oynanacak sert oyunla onları daha fazla yıpratabilir ve bizi yenmeleri için gerekli ve yeterli olan ‘son yumruk' enerjisini, sert oyunumuz içerisinde eritebiliriz.

Bu maç için ele alacağım bir başka nokta, 3-1 önde olan takımların genellikle beşinci maçta enerjilerini altıncı maça saklamalarıdır. Geriden gelen takımlar beşinci maçta kazanacakları momentumla seriyi yedinci maça taşıyabilirler. Bizim gibi zorlu ortamları seven bir takımın kazanacağı momentum Heat'in sonunu hazırlayabilir. Ayrıca, takım oyunu oynamakta bu kadar süre zorlanan bir ekipte, alınacak mağlubiyetler sonrasında sorunların gün yüzüne çıkacağını düşünüyorum. Ve aslında herşeyin medyada dile getirildiği kadar (en azından bizi gündemde tuttukları kadar) toz pembe olmadığı da ortaya çıkacaktır.

Beşinci maç sonrası

Bu karşılaşmada, önceki maçla beraber kazandığımız sertliği devam ettirdik, hatta biraz daha sert oynadık. Rakibimizi üst üstüste ikinci maçta da yorduk, yıprattık. Maç içinde Miami'nin kaçırdığı serbest atışları sadece konsantrasyon eksikliğine bağlayanlar, bizim fiziksel olarak onları yorduğumuz gerçeğini unutuyorlar bence. Heat, yukarıda düşündüğüm gibi enerjisini altıncı maça saklamadı. The Palace'a bizi yenmek için geldiler ve bence onlar için en kötüsü oldu. Hem yenildiler, hem de yoruldular.

Pistons ise takım olarak geçen seneki playofflardan farklı bir performans göstermedi. Şut yüzdemiz yine düşüktü. Ama rakibi yorduğumuz için, bizi yenmeleri gereken zamanda, gerekli enerjiyi yakalayamadılar.

Yukarıda yazdıklarım Polyannacılık olarak algılanabilir kimilerince. Ama bu takımın şimdiye kadar elde ettiği başarıları, zor şartlarda nasıl dimdik ayakta durduğunu, "bitti" denilirken Zümrüd-ü Anka kuşu gibi nasıl yeniden canlandığını daha önce gördük. Şimdi bir yenisini beklemek hayal tacirliği değil.

Let all stand together
For the world to see
Now the time is right
To live out all our dreams
Say the words forever
Your strength will never leave
If you want to win the fight
Say: "I believe"

Kalın sağlıcakla, seri sonrasında genel değerlendirmeyle görüşmek üzere.

binbas@yahoo.com

NOT: Yukarıdaki dizeler, Manowar'ın "I Believe" adlı şarkısının sözlerinden alınmıştır.


25 MAYIS 2006, PERŞEMBE
Joga Bonito - Güzel Oyun

Selamlar ey batug.com, ey Pistons ahâlisi...

Yazıyı geciktirdik, affola...

Yazamadığım süre zarfında ligi en iyi galibiyet derecesi ile tamamladık. O sırada ben de kutlamalara katıldım. Takım playofflara hazırlandığı için, kulüp tarihinin bu en iyi normal sezon derecesini küçük bir partiyle kutladık. Michigan RealMilk™'te yapılan kutlamaya, başta koç ve oyuncular olmak üzere Kid Rock, Gökhan Özşahin, Paris Hilton gibi Detroit camiasının yakından tanıdığı ünlüler katıldı. Kutlamayı takım erken terketti, ben de Kid'i ve Gökhan'ı atlatıp Paris'le takıldım biraz!

Playoffların ilk turunda Alimgiller'in Bucks'ı 4-1'le rahat geçtik. Bu rahatlık yüzünden maçlar takımı değerlendirmek için yeterli veriyi içermiyordu ne yazıkki.

Playoff ikinci turunda, asıl bu yazıyı yazmama neden olan Cleveland Serisi bizi bekliyordu. Eski görüntüsünden uzak takımımız, ilk iki maçı 'atarak' rahat kazandı ama hâlâ bizi biz yapan takım savunması için yeterli veri yoktu. Sonraki maçlarda benim beklediğim takım savunmamızı sahaya yansıtmadan (yedinci maç dahil), tecrübemizle seriyi geçtik.

Takımın oyunundan hoşnut olmamamın nedenini, en başa dönerek, bu takımı neden sevdiğimle ve bana göre bu takımı şampiyon yapan nedenlerle açıklamaya çalışayım.

Pistons için başarının formülü belli

Detroit Pistons, başarılı olduğu dönemlerde, takım oyununun en iyi örneklerini sahaya sürmüştür hep. Başarıda pay sahibi olarak bir-iki oyuncunun ismi gündemde olmamıştır hiç bir zaman. Takım oyunu içinde herkes üstüne düşen görevi yerine getirmiştir. Oyuncular takım için ellerinden geleni yapmışlardır. Şehirde yaşayan insanların ruhu oyunculara da yansımıştır bu dönemlerde, oyuncuların ruhu da tribüne yansımıştır hatta zaman zaman.

Nasıl bir fabrika işçisi bir-iki bahaneyle çalışmaktan kaçamıyorsa, Pistons oyuncuları da hastalık-sakatlık demeden görevlerinin başındadırlar ("Bu adamlar hiç sakatlanmaz mı?" diyenlere bu bir cevap olmuştır umarım. Evet, bu adamlar sakatlanıyor. Ama bacakları kırılmadıkça sahada olmaya devam edecekler). 'Diğer' takımların oyuncuları kontratlarını ve reklam sözleşmelerini düşünerek basit sakatlıklarda takımlarını yalnız bırakırken, Detroit oyuncuları takımları için sahadadırlar. Hiç bir zaman mücadeleden kaçmazlar. Rakipler ne kadar sertse, Pistons daha sert olmuştur.

Bizi bu dönemlerde başarılı yapan ilk neden takım oyunu ise, ikinci neden de bu 'sertlik'tir. Bazı arkadaşlar bu olayı Güzel Oyun'a yakıştıramıyorlarsa kusura bakmasınlar. Biz izlenme oranları için oynamıyoruz. Özellikle playofflarda, mücadeleden yılmayan, yıkılmayan, rakibe kolay sayı şansı vermeyen bir basketbol oynamışızdır hep. Sertlikten aklınıza Jordan Kuralları gelmesin hemen. Oyunun kuralları dahilinde, kora kor mücadeleyle sağlanan bir sertlik, bahsettiğim. Bunu kaybettiğimiz dönemlerde başarısız olmuşuzdur zaten.

Önce Detroit Ruhu, sonra galibiyet

Buraya kadar mümkün olduğunca geçmiş zaman kullandım. Takım oyunu oynama ve mücadeleden kaçmama bölümleri hâlâ geçerli Pistons için. Fakat Miami serisinde 1-0 yenik durumda olduğumuz şu an itibariyle, eski sertliğimizi halen sağlayabilmiş değiliz. Bizimle oynayan rakibin -yense bile- üç maç yapmış gibi yorulduğu, turnike atmaktan çekindiği, karşısında savunma ribaundu almak için bile efor sarfetmesi gereken Detroit Pistons, maalesef sahada pek görünmüyor şu günlerde. Kimbilir, NBA'in izlenme oranları bizim oyuncuları da kaygılandırmaya başlamıştır belki...

Bu gece Miami ile ikinci maçımızı yapacağız. İlk maçta yukarıda yazdığım sertliği sağlayabilmiş olsaydık, bu ikincide rahat bir galibiyet alacağımızı söylerdim. Ama ilk maçta (sadece özetleri seyrederek yapılmış bir yorum) onları yoramadık.

Bundan sonraki maçlarda rakibimizi sert oyunumuzla yormamız, yıpratmamız, kolay basketlere izin vermememiz gerekiyor. Eğer eski sertliğimizi yakalayabilirsek, biz ne kadar geri düşersek düşelim, rakibin son yumruğu indirebilmek için çok az gücü kalacaktır. Bu sertliği sağlayamadığımız sürece, sadece atarak şampiyon olamayız.

Hayal kırıklığı

Son olarak bir lafımda Doğuş Yayın Grubu'na... Miami Serisi'nin ilk maçını oynadığımız Salı akşamı NBA TV'nin yayın akışında WNBA maçı gözüküyordu. Ben de, durumdan şüphelenmeme rağmen, “Yok ya, konferans finali bu, maçı kesin gösterirler” dedim. Sonra Kaan Kural'ın gazetedeki köşesinde bu maçın canlı yayınlanacağını okudum, son olarak da ntvmsnbc'nin NBA Playoff sayfasında “24/05 Pistons-Heat (03.00 - NBA TV)” ibaresini gördüm. Herşey maçın yayınlanacağını gösteriyordu. Derken saat üç oldu. Draft piyangosundan sonra bizim maça bağlandılar. Murat Murathaoğlu girişi yaptı, Kaan Kural maçla ilgili ilk yorumunu yapıyordu ki... O da ne, WNBA maçına bağlandılar!

Yok artık, olamazdı böyle bir durum... Koskoca NBA TV, koskoca Doğu Konferansı Final Serisi'nin ilk maçını göstermemezlik etmezdi.

Bekledim bir süre. Sonra içeriden bir haber geldi: Maç yayınlanmayacaktı. Biz yayınlanmayacağını öğrendik ve Çinli arkadaşlarımızdan yardım talep etmeye başlamıştık ama haberi olmayanlar için yayınlanmayacağına dair hiç bir açıklama (altyazı vs.) yapılmadı. Ertesi gün oldu ve bu durumla ilgili bir açıklama beklemeye devam ettim. Ne yazık ki şu an itibariyle konuyla ilgili bir açıklama halen yapılmış değil. Umarım yayınlarını ve yayıncılarını takdir ettiğimiz bu grup, tekelleşme denilen canavarın kurbanlarından birisi olmaz.

Şimdilik bu kadar. Önümüzdeki günlerde “As tough as Detroit” söylemlerinin konuşulacağı maç sonralarında görüşmek ümidiyle.

NOT: Anneciğim seni çok seviyorum. Anneler Günü'nü kuru bir telefonla kutladım. Buradan yeniden kutlayayım istedim. Bir an önce iyileş, daha beraber sinemaya gideceğiz.

Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin
Efkarlıyım efkarlıyım
Elini ver nerde elin

Memleket mi yıldızlar mı
Gençliğim mi daha uzak
Kayınların arasında
Bir pencere sarı sıcak

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Yedi tepeli şehrimde
Bıraktım gonca gülümü
Ne ölümden korkmak ayıp
Ne de düşünmek ölümü


1979-2006
Trafik canavarının aramızdan aldığı genç mühendis arkadaşım Deniz Ulaş Budak... Huzur içinde yat.

binbas@yahoo.com


1 MART 2006, ÇARŞAMBA
Merhaba

Merhaba sevgili batug.com okurları. Okumakta olduğunuz yazı itibariyle, Gökhan 'The Original Pistons 6th Man' ile birlikte ben de Detroit için birşeyler karalamaya başlamış bulunmaktayım. Bana bu şansı verdikleri için batug.com ailesine teşekkür ederek şu giriş olayını bitireyim.

Gökhan'ın gelenekselleştirdiği yoldan giderek, sevgili Michigan halkını ve saygıdeğer batug.com eşrafını selamlayarak ilk yazıma başlıyorum.

72 nereden çıktı?

Şubat ayının ilk günlerinde Pistons üzerinde yaratılan "Acaba 72 geliyor mu?" havası beni tedirgin etmekteydi. 72 galibiyet için, zaten kötü olan rotasyonumuzu dahada sınırlı kullanıp ilk beşimizin playofflara tavşan kovalamış tazı misali girmesinden ve daha da kötüsü, aşırı yüklenmeden oluşacak sakatlıklardan korkuyordum. Neyse ki mazeret kaldırmayan bu ligde çeşitli sebeplerle aldığımız yenilgilerle mağlubiyet sayımız 9'a çıktı, biz de böylece bu gereksiz rekor söylemlerinden kurtulmuş olduk.

Genel Değerlendirme

Bahsetmeden geçemediğim ve balıklama daldığım 72 korkusundan sonra, takım için genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Evet, ilk yazı olması nedeniyle, artılarımızı ve eksilerimizi ifşa etmek niyetindeyim.

Artılarımız

Çoğunluğun bildiği ve sene başından bu yana çeşitli internet sitelerinde değerlendirilen artılarımızı özetlemeden eksilerimizi değerlendirmek oldukça zor. Özetle, Dumars'ın yaptığı yerinde seçimler, Tayshaun'un 2003 playofflarındaki başarısı ve Larry Brown'ın Rasheed inadı sayesinde oluşan ilk beşimiz en büyük artımız. Geçen seneki başlangıçtan sonra derslerini iyi çalışmış olsalar gerek, daha formda girdiler seneye. Zaten uyumlu olan ilk beşimizin uzun süredir beraber oynaması, önce Rick Carlisle, ardından Larry Brown sayesinde düzene oturan Ben Wallace liderliğindeki savunmamız, son olarak Flip Saunders ve de Billups sayesinde oyunumuzu özellikle hücumda rakibe kabul ettirmemiz, bu seneye iyi başlamamızın başlıca nedenleriydi.

Eksilerimiz

Peki düzelttiğimiz eksilerimiz ve hâlâ düzeltemediklerimiz neler? Her hangi bir takım sporunda, sahaya çıkan oyuncuların birbirlerinin özelliklerini iyi bilmeleri çok önemlidir, mâlumunuz. Uzun süredir beraber oynayan oyuncularımız, tabiri caizse öksürmelerinin bile ne anlama geldiğini bildikleri için, savunmada ve hücumda kollektif bir uyum sergilemekteler.

Geçen sene bu artımız zaman zaman aşırı bir özgüven yaratmakta ve takımın konuşma yoksunluğu yaşadığı veya bir-iki oyuncumuzun yorgun olduğu zamanlarda, bütün takım "nasıl olsa birazdan çarklar dönmeye başlar" havasında birinin anı kurtarmasını beklerken, bazen iş işten geçmekteydi.

Bu sene Billups'ın yakaladığı form ve Brown'ın aksine hücumda onun inisiyatif almasını engellemeyen Saunders sayesinde, bu anları daha az yaşamaya başladık. Ancak bu sorunu tam anlamıyla çözdüğümüzü söyleyemem. Billups'ın yorgun veya hafif sakat olduğu maçlarda aldığımız yenilgiler, sorumluluk almaktan kaçınan diğer oyuncularımızın da artık çuvaldızı kendilerine batırmaları gerektiğini gösterdi.

Bu noktada kafamdaki bir soruyu paylaşmadan yapamayacağım. Sezon başında Ben Wallace'ın yaptığı "Hücumda görevimin ne olduğunu bilmiyorum" açıklaması sonucunda oluştu bu soru kafamda: Acaba hücumda yaşadığımız zenginlik Flip Saunders sistemi mi, yoksa oyuncularımızın 'Larry Brown Etkisi'ne tepkileri mi?

Sözün özü; Flip Saunders'ın oyun disiplini hakkında şüphelerim var, yukarıdaki sorunun cevabını da zaman verecek.

Savunma

Tempolu başladığımız sezonun ilk maçlarında, geçmiş senelere nispeten kötü savunma yapmaktaydık. Rrakiplerimize ortalama 10 sayı fark attığımız bu dönemde, şampiyonluk yolunda asıl farkımızı yaratan savunmayı pek de önemsemememiz beni endişelendirmekteydi. Ayrıca tempolu oyunda uzun süre ısrar edersek, savunmamızda geçen senelerdeki sertliği sağlayamayacağımızı düşünüyordum.

Neyse ki sezon ilerledikçe tempoyu azaltıp gerçek kimliğimize dönmeye başladık. San Antonio maçlarında rakibimizi sırasıyla 70 ve 68 sayıda tutmamız bunun bir göstergesiydi. San Antonio maçlarındaki bu savunmamızı daha sonra yaptığımız maçların bütününe yansıtamadık, her maçta 48 dakikalık savunma konsantrasyonunu takımımızdan beklemek de haksızlık olurdu zaten. Tempolu hücumda olduğu gibi, savunma için de playofflarda gerekli olan gücü normal sezonda harcamak anlamsız olacaktır.

"Eksik bunun neresinde?" derseniz, bence eksik, kenardan gelen sınırlı katkı sonucunda maç içinde savunma konsantrasyonumuzu uzun sürelere yayamamak. Savunma konsantrasyonumuzu maç içinde sadece 10-12 dakika istediğimiz seviyede tutabiliyoruz. Bu süreyi arttırabilmemiz için Lindsey Baba ve Dale Amca'nın katkılarına ihtiyacımız olacak. Bu katkıyı sezon içinde ne kadar verebilirler, şüpheli. Şu an itibariyle, sezon bitmeden onları rotasyona dahil edebilmekten başka beklenti hayal olur gibi geliyor.

Bu genel değerlendirmem, çaylak 6'ncı adam olarak takımımız için görüşlerimin bir özetiydi. Bundan sonra dönemsel değerlendirmelerle görüşmek üzere.

Kendinize iyi bakın.

binbas@yahoo.com


31 OCAK 2006, ÇARŞAMBA
8 Maç Daha Kaybedelim!

Selamlar batug.com eşrafı, sevgili Michigan'lılar, dört hafta tatil yapan şanslı veletler. (Bu aslında "üç hafta tatil yapan şanslı veletler" idi, bir hafta da kar tatili ilâve oldu. Yazıyı gönderene kadar, hatta yayınlandıktan sonra dahi bu sayı artabilir.)

Uzun ara vermeyi sevmiyorum. Döndüğümde nereden başlayacağıma karar veremiyorum, üstelik ortalıkta "takımın kusursuz gidişatı" dışında haber olmadığı için yazacak bir şeyler bulmakta da zorlanıyorum. En son 10-2 iken yazmıştım, galibiyet hanemize 26 tane daha ekledik. 36 galibiyette olmamız beni şaşırtmazdı, eğer bugüne kadar oynadığımız 41 maçın sadece 5'ini kaybetmemiş olsaydık. Şaşırıyorum çünkü benim tanıdığım Pistons sezona hızlı bir giriş yapmaz, orta halli bir takım gibi takılır, All-Star sonrasında bir süre çok iyi oynamaya başlar, playofflardaki yeri az-çok belli olduğunda da eski temposuna dönerdi. Eh, playofflarda nasıl oynadığımızı az çok siz de biliyorsunuz.

Peki değişen ne?

Aslında, koç dışında gözle görülecek fiziki bir değişiklik yok. Tabii ki Maurice Evans ile Darvin Ham'i veya Ronald Dupree'yi aynı kefeye koymuyorum ama sonuçta bir yedek sayesinde böyle hızlı bir giriş yapmadık lige. Tek fiziki değişikliğin yarattığı mental değişim sayesinde bu haldeyiz. Saunders, Brown'ın aksine playoff sıralamasına çok önem veriyor ve bunu henüz lig yeni başlamışken, kaslar dinlenmiş, herkes tatilden dönmüşken, yani en zinde halimizdeyken yapmanın, sezonun sonunda atak yapmaktan daha kolay olduğunu düşünüyor. Aldığımız 5 mağlubiyetin zor bir maçtan çıktığımız günün ertesine denk gelmesi de, bu mantığın ne kadar doğru olduğunun bir göstergesi. Eskisi gibi savunma yapmıyor olsak da, hâlâ bir savunma takımı sayılırız ve yorgun bir takımın zindeyken yaptığı savunmayı yapmakta zorlanacağı gerçeği var karşımızda.

Bunun bize zararı var mı?

Şu an için verdiği bir zarar yok ama ileride başımıza iki farklı dert açabilir. Birincisi, son kurşunumuzu sıkana kadar mücadele ediyormuşuz gibi gözüküyor. Bazı maçları sidik zoruyla alıyoruz. Bu durum bize zorlanmadan dolayı meydana gelecek sakatlıklar olarak geri dönebilir. İlk beşi en az sakatlanan takımlardan biriyiz. Bunun böyle sürmesinin garantisini kimse veremez. Özellikle de playoff öncesi yaşanacak bir kazanın, zorlanmanın vs. başımıza çok iş açabileceğini söyletebilirim.

İkincisi ise yarattığı aşırı güven... 41 maçın 36'sını kazanan bir takımın oyuncularının popolarının uzaya yönelmesi şaşılacak bir durum değil elbet. Özellikle içerideki maçlarda son zamanlarda çok fazla rahat oynuyormuşuz gibi geliyor. Şimdi sizin "Ulan manyak herif, üstteki satırlarda takımın çok zorladığını söylüyorsun, şimdi de 'çok rahat davranıyorlar' diyorsun, cins misin?" dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle izah edeyim; bu durum sadece The Palace'da ve bize göre güçsüz takımlarla oynadığımız maçlarda ortaya çıkıyor. Sanırım hâlâ ikisinin ortasını bulamadık.

Gelelim All-Star mevzuuna

Boston Celtics'i içeride tokatladığımız maç sonrasında 'Duck' Rivers, All-Star'da ilk beş dışında yer alacak oyuncuların oylamasında, bütün Pistons ilk beşine oy vereceğini açıkladı. Çok ciddi olduğunu belirtse de Duck Hoca, gereksiz bir hareket olur. Örneğin Rasheed Wallace, All-Star'da oynamayı istemediğini, bu tatil süresince plajda ailesiyle birlikte güneşlenmeyi tercih edeceğini belirtti. Bunu söyleyen Rasheed olduğu için "manyak mı lan bu herif?" diyemiyorum çünkü halihazırda bir manyağın ağzından çıkan sözleri incelemenin bir mantığı yok zaten. Velakin Rasheed dinlenme planlarını askıya alacağa benziyor, çünkü All-Star ilk beşine vatandaşın --bilmiyorum Çinliler de oy verdi mi-- seçtiği Jermaine O'Neal en az sekiz hafta oynayamayacağı için, oylamada 3'üncü durumda olan paşa Doğu ilk beşine yerleşecek. Resmi bir duyuru yapılmadı henüz, üstelik Rasheed'in bunu, Saunders'ın ikna çabalarına rağmen reddetmesi söz konusu. Açıkçası keyfi bilir, üstelik sadece Pistons'ta oynadığı için bile oyuncularımızdan nefret eden bir kesim, hem de büyük bir kesim olduğu için, bizim takımdan kimsenin gitmemesi taraftarıyım. Ne de olsa "savunma takımıyız", ne anlarız show bussiness'de, entertainment'tan...

Ben Rivers'ın yerinde olsam, Tayshaun'a oy vermeyi düşünmezdim. Hz. Bargain'ın şu 41 maçta All-Star'ı hakedecek oyun sergilediği maç sayısı beşi geçmez. Kendi seçimi ancak Rip'e vereceği oyun da boşa gideceği kanaatindeyim.

Yazmayı unuttuğum(!) bu süre içerisinde adımız bir takas dedikodusuna karıştı. İlk görüldüğünde heyecan verici ama gerçekleşmeyeceğini de adım gibi biliyorum. Dumars'ın bile bunu yapabileceğini sanmıyorum çünkü karşınızda gerçekten geri zekâlı bir GM olması şart. Dedikodu şuydu; Jameer Nelson ve Cato'ya karşılık Arroyo ve Darko.

Darko'nun namus meselesi yapıldığı, Arroyo'nun da Utah Jazz'den geldiğinden bu yana takas değerinin --ki zaten yoktu-- her gün daha da düşmesi, Jameer Nelson'ın sürekli artan performansı bu takasa engel teşkil ediyor. Üç senedir sadece bir maçta --Atlanta Hawks'a karşı, sezon sonu-- çok süre alan bu adamın normal bir maçta, girdiği dakikalarda maçın bittiğini anlamaması için ruhsal problemleri olması gerekir. 'Human Victory Cigar' (Canlı Muvaffakiyet Ciğarası) lakabıyla anılan bir adamı, o ortalamalarla kolay kolay takas edemezsiniz. Üstelik yanına ekleştirdiğiniz Arroyo'yu alış şeklimizi hatırlıyorsanız, bu takas dedikodusunun altın gününde kadınlar arasında bile konuşulmayacak kadar boş olduğunu da anlayabilirsiniz.

Bir de eski elemanımız Chucky 'Çakıcı' Atkins'i kadromuza katabileceğimiz söylentileri vardı. Atkins başarıya acıkmış anlaşılan, Wizards'ta mutlu olmadığından yakınıyordu. Aslında, Hunter Baba'nın dönüşünün gecikmesiyle, Chucky ilerde işimize yarayabilirdi; nitekim Arroyo denen salağın da ne zaman ne yapacağı belli olmuyor (mesela hakeme dalaşıp ceza almak gibi, hoşgeldin Sheed 2!) Atkins'in takımdan ayrılma isteği gerçekleşti, Wizards kontratını buy out etti ancak bizimkiler pek ilgilenmediler paşayla. Damon Stoudamire'ın sakatlığı üzerine PG ihtiyacı hisseden Memphis Grizzlies'in yolunu tuttu Çakıcı. Daha hayırlı oldu, hele ki Wizards gibi bir çöplükten Memphis'e geçmesi onun için başarılı bir hamle sayılır.

Şu ana kadar sadece 5 maç kaybettik, şubat fikstürümüz zor gözüküyor (28 günde 13 maç, 4 kere back-to-back, Miami, New Jersey gibi takımlarla) Canlı kurtulabilirsek bu fikstürden, "çok da umrumuzda değil" dediğimiz 70 maratonunu göğüsleyebiliriz. Kişisel olarak, ilk fırsatta 8 maç daha kaybedip şu 70 saçmalığından kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Son maçlarda sanki herkesin aklında bu varmış gibi, ilk haftalardaki rahat oyunumuzdan farklı bir düzen içerisinde gidiyoruz.

Kendinize dikkat edin.


29 KASIM 2005, SALI
Huzur içinde yat; Best, Morita

Selamlar batug.com eşrafı, sevgili Michigan'lılar ve sevgili Vogonlar.

Oynadığımız 12 maçtan 10 galibiyet çıkardık. Bu durum, sezona hızlı giriş yapmaya pek alışık olmayan beni ve benim gibi bir çok kişiyi şaşırttı. Şaşırmamızın asıl sebebi, 8 maçlık 'sezona giriş' kısmında savunması en sert bir kaç takımdan biri olmanın yanına, ligin en iyi hücum eden 3-4 takımından biri olmayı da eklememizdi. Öyle ki, 100 sayı atamadığımız 4 maçın sadece 1'inde mağlup olduk. Maç başına 99.3 atıp 91.6 sayı yiyoruz, atılan-yenen farkı göz önüne alındığında bu kategoride lig lideriyiz, hemen arkamızda da San Antonio Spurs var. Genel sıralamada da NBA lideriyiz, yine peşimizde Tuncaboylugiller mevcut.

Yahoo ve benzeri siteleri açıp ortaya rakamlar dökerek işin içinden çıkmayı düşünmüyor değilim ama bu vakitten sonra 'sitenin maskotu' olmaktan vazgeçip 'rakamcı çocuk' olmayı da göze alamıyorum. İşler iyi giderken "şunun bilmemneresine bilmemne yapayım, ne biçim oynuyor bu lavuk!" diye laf iteleyemediğim için işler daha da sarpa sarıyor, fenalık geçiriyorum. Benim gibi adamların yazı yazması 'başarısızlığa' bağlıdır çoğu zaman. Problemler çok olunca kelimeler çeşitlenir, kinâyeler peş peşe düzülür, kötü daha da kötü olur, kötünün yanında iyi de kaynar, ona da bir kaç laf itelenir. Takım iyiyken böyle havada süzülen topa bakakalan Mark Blount gibi kalınır, ribaundu çekmek akla gelmez. Fenayken fenasavar olmak daha kolaydır.

Madem ki dürtmeden duramayacağız, başlayalım iyinin kötüsü hallerimize;

İlk olarak gard ikilimizden acayip dertliyim. Dünyalar çirkini Rip Hamilton ve Billups'tan bahsediyorum. Bu abiler üç senedir birlikte oynamalarına, iki sezondur da aynı başlangıcı vermelerine rağmen henüz ligin başında istikrar yakalamayı düşünmüyorlar ya da istemiyorlar.

Rakamlarla boğmak istemiyorum, izlediğim ve takip ettiğim kadarıyla öttürmek niyetindeyim zurnamı; özellikle Billups'ın 'playofflara kadar takılırım ben hacı' ana fikirli oyunundan ziyadesiyle hoşnutsuzum efendim. Wizards maçında 6 faulünü alıp benche çökene kadar 17'de 4 atan bu kardeşimiz, peşinden Bucks'ın ocağına incir dikmeyi biliyor. Maça iyi başlamazsa sonunda toparlanıyor velâkin bazen bu azmi kazanmamıza yetmiyor.

Diğer zat-ı muhterem Rip kardeşimiz de top kayıplarında Iverson'ı kendine hedef seçmiş olsa gerek, top kayıplarında ligin en iyisi (en az kaybedeni) olmamıza rağmen geçen sezonki 2.8'lik averajını düzeltebilmiş değil. Tabii ki coach değişikliği ve hücumda daha aktif olmamızın aksine top kayıplarında böyle bir aşama kaydetmemiz güzel; ancak takım geneli toparlanmışken ve halihazırda Darko efendi maç başına garanti 1 top kaybı yapıyorken, Rip'in bir köşeye oturup "Ben ne bok yiyorum?" diye kendine sorması lâzım.

Bir de ele-yüze bulaşan Darko durumumuz var. Paşamız için "Brown sonrası dönemde daha fazla süre alıyor" demek isterdim ancak 1. tur 2. sıra seçimi ve 3. sezonunda olan bir oyuncu için hâlâ yeterli değil. Tamam, ben de Sheed veya Big Ben'i keserek ilk 5 çıkıp 30 dakika süre almasını beklemiyorum ama McDyess'ın kötü olduğu bu dönemde bile kendine garanti dakikalar elde edemiyorsa, eşşekliğini sürdürüyor demektir.

Coach Saunders, Darko, Delfino ve Arroyo için "We have to make sure we work and develop our bench. Maybe we take a step back in some things to get those guys some more minutes and get them some confidence. We have to put them into situations and see if they can do it or they can't" diye konuştu (iki kez). Saunders Hoca mealen "Bench'imizi çalıştırıp geliştirdiğimizi görmemiz lâzım, belki bazı şeylerde bir adım geri atıp bu labunyalara daha fazla süre vermeli ve güvenmeliyiz. Bu dürzüleri lağımın içine atıp oradan çıkıp çıkamayacaklarını görmeliyiz" diyor, 10 ciltlik Oxford English destekli İngilizcem beni yanıltmıyorsa.

Hoca güzel diyor da, ben Arroyo ve Darko Paşa'da geçen seneden daha efektif bir oyun görmüş değilim halen. Yine Hoca'nın da dikkat çektiği gibi, bir 'Maxiell Sorunu' mevcut. Bu çocuk Pistons savunmasında sırıtmayacak sertlikte bir kere, koftiden blokçu değil, lâkabı üstünde: Mini Ben Wallace. Üstelik gudubet şutuna rağmen aldığı süre içerisinde mutlaka hücumda kendini gösterebiliyor. Ha bir de işin şu yönü var: Aldığı süreler genellikle maçın bittiği, ilk 5'in kenarda Gatorade partisi verdiği zamanlara denk geliyor ama çocuk da 'ulan maç bitti nasıl olsa, ne uğraşıyorum, böyle bitsin işte' mantığıyla sahaya girmiyor. Saunders hocanın Darko'dan beklediği de bu, kas yapıp blokçu triplerine girmek yerine, bize asıl lâzım olan, pota altından da sayı bulabilme durumuna ilaç olması.

Bunlar benim işkembe-i kübramdan salladığım olumsuz yönler aslında. Yoksa Rip'in top kayıpları, Billups'ın genel isteksizliği diye bir durum söz konusu değil, en azından lokal haberlerde bu tür problemlerden bahsedilmiyor. NBA TV'si olmayan bir yazar olarak, katakulliyle değiştirilip önümüze itelenen Rockets maçı da olmasa, takımı dünya gözüyle ekranda görüp izleyebilmem de olanaksız. Bir tam maç ve iki özetle de bu kadar sıkıntı üretebiliyorum. Kıçımdan sallamadığım kısım olan 'bench sıkıntısı' da, aslında aşabileceğimiz ancak 'hazır iyi gidiyorken suyu bulandırmayalım' mantığıyla pek de üzerinde durulmayan bir konu. Sezonu iyi bir dereceyle bitiririz, playoff zamanı bu heriflere "gir içeri çocuğum" dendiğinde cevaben "Hoca ben pek iyi değilim, hatta zamanında alarm da verdim ama takım iyiyken pek sikinize takmadınız affedersin, şimdi benden sorumluluk almamı bekleme" derlerse işte o zaman sıçtığımızın resmidir. Geçen sene de böyle sıçmıştık, aynısı olmasın.

Son 3 maçtır Prince iyi değil, kulakları bir çekilsin. Bu 3 maçta 1 asist ve 0 blok. Hells Bells!

O kadar da sorunumuz yok aslında, ben kendime dert arıyorum işte... 4 maçlık deplasman turunu saymazsak şeker gibi bir Aralık fikstürümüz de var.

İyiyiz lan, süperiz. Valla!


2 KASIM 2005, ÇARŞAMBA
Dumars Kurdu 2005-2006

Selamlar batug.com eşrafı, sevgili Michigan'lılar, diğerleri...

Geleneksel hale gelmesini umduğum Dumars Kurdu Harekâtı'nın bu yaz olan bölümü geride kaldı, bir sürpriz yaşanmazsa yeni sezona yeni bir coach ve eski ekibimizle başlıyoruz. İlaveler var, gidenler var, bunları biraz alttaki satırlarda bulacaksınız. Umarım yeni sezon takımımıza hayırlı olur, geçen sene ıskaladığımızı bu sene vururuz.

Gelenler

Flip Saunders: Brown mevzusunu çokça konuşmuştuk, tekrar deşmenin faydası yok. Flip hoca, Brown'dan sonra, daha doğrusu Brown'ın gidişinden sonra takımda görmek istediğim ilk ve tek coach'tu. Kendisini Wolves'ta uzun ve haksız yere sonlandırılan kariyeri boyunca takip etmiş biri olarak, eline adam gibi kadro verilmeyen, Kandi gibi bir pivotla Batı Konferansı finaline gelebilen, işine saygılı biri olarak görmüşümdür. Büyük bir başarısızlık yaşamazsa uzun bir dönem kendisini Pistons topçularını azarlarken göreceğiz.

Flip Hoca'nın gelişiyle değişen pek bir şey olmayacak, belki hücumda eskisi kadar zorlanmayacağız. Bu kadar kalasın hücum edemeyeceğine kanaat getirip defansa odaklanan Brown'ın aksine, tüm iyi niyetiyle oyuncuların.. daha doğrusu 'bu oyuncuların' hücum edebileceğini düşünüp takımı ona göre çalıştıracaktır. Umarım bu isteği tek taraflı olmaz.

Saunders Hoca ekibine Sidney Lowe, Don Zierden, Ron Harper, Bill Pope, Paul Rivers'ı dahil etti.

Dale Davis: Elden Campbell dedemizin basketbolu bırakmasından sonra yeni dede arayışına giren takımımız rotayı Indianapolis'e çevirmiş, geçen sezon teklifimize "hayır" cevabı verip Pacers'a kaçan Davis'i bu sefer ikna edebilmişti. Korkmayın, bütün sezon boyunca "Dale Don Dale" esprisini bir kere bile kullanmaya niyetim yok. Dale dedemiz, Elden dedemizden daha faydalı olacaktır sezon boyunca, bir Heat eşleşmesi sırasında onun kadar sağlam kalabilir mi bilemiyorum ancak yapacağı tek şey var; Elden dedemizin de bahsettiği üzere, 6 faul hakkını sonuna kadar kullanmak.

Maurice Evans: Bir önceki sezon Sacramento Kings'de iyi bir bench oyuncusu profili çizdi Evans. Tayshaun'u yedeklemek, bu sezon öncelikli işleri arasındaydı Dumars'ın, sezon öncesi hazırlık maçlarında fena oynamasa da, benim aklım Lee Nailon'da kaldı. Evans yaz döneminde çalışkan bir görünüm verdi.

Tayshaun'ı dinlendirememek en büyük sorunlarımızdan biriydi, hatta Spurs serisinde onu durdurabilecek özelliklere sahip bir oyuncu olmamasına rağmen dinlenemeyişi zararımıza oldu. Evans bu açıdan bize oldukça faydalı olabilecek bir oyuncu, zaten neredeyse bedavaya oynatacağız arkadaşı.

Jason Maxiell: Saunders'ın 11 kişilik kadrosuna dahil olamayan Maxiell, olası bir sakatlık durumunda süre bulabilir, ki bulduğu süreler de pek uzun olmayacaktır. Biraz şutu olsaydı, hem kısa forveti yedekleyecek bir diğer oyuncumuz olurdu, hem de kendisi böyle birilerinin sakatlanmasını beklemek zorunda kalmazdı.

Alex Acker: Dupree'nin gidişiyle kadroya girme şansı yakaladı ancak Saunders'ın Alex'e şans vereceğini de pek sanmıyorum. Oynamak istiyorsa gelsin Fener'de oynasın, Alex x 2 yaparız.

Amir Johnson: Yeni kurallar gereği NBDL'e göndermemiz gereken oyuncu Amir Johnson oldu.

Darko Milicic: Efsane geri döndü? Sezon öncesi maçlarda gördüğümüz üzere arkadaş, Ben Wallace'la fazla takılmış sanırım. Az da olsa kas yaptığı görülüyor beyzâdenin... Yaz sezonu blok kralı (?) olan bu arkadaşa da "aramıza hoşgeldin eşşoğlubeşkulak" demekten kendimi alıkoyamıyorum. Şairin (Zafer Peker) dediği gibi;
Kafayı taktım sana,
Anlasana!
Sararıp solmadan gel
Aşkını ver bana.

Gidenler

Elden Campbell: Dede bizi bırakıp bir yere gitmedi, sadece basketbolu bıraktı. Bir Heat eşleşmesi olmazsa yokluğunu aramayacağız, hatta yerine gelen Dale Davis, sezonda bile işimize yarayacak bir oyuncu. Yine de o ve onun 6 faul hakkını hiç unutmayacağız.

Andreas Glyniadakis: Zaten hiç kadroya dahil edemediğimiz bu vatandaşı da hazırlık maçları esnasında serbest bıraktık.

Derrick Coleman: Bu adam ne zaman gitti, nereye gitti, daha da önemlisi; gitti mi? Korkuyorum...
Şaka lem :p Derrick Ağabey'i serbest bıraktık, kontratı 1 sene daha duruyor ama oradan oraya sürüklemeye gerek yok yaşlı başlı adamı.

Ronald Dupree: Sürpriz bir hareketle Nbudi Ebi'yi Development League'e gönderemediği için serbest bırakan Wolves'a, 2006 draftinde kullanılacak 2. tur hakkı için gönderildi. Şutu olmayan bir forvet olsa da yaz döneminde çok başarılıydı, sağlık olsun.

Kalan-göçeni böylece bitirdik, bir genel değerlendirme yapalım;

Takım ve sistem

Coach değişikliği ile sistemimizde ufak bir değişim de söz konusu olacak. Nedir bu? Savunmayı aynı sertlikte tutmaya çalışıp hücumda daha etkili, daha aktif olmaya gayret edeceğiz. Ben Wallace gibi bir öküzden Dirk Nowitzki yapmayacağız tabii ancak onu da, hücum esnasında potaya bakışlarını kilitleyip "top sekerse alayım" düşüncesinden uzaklaştırmamız gerekiyor. 5 kişi, köpek gibi defans yapıyorsak, 5 kişi hücum edeceğiz. 'Uzun kollu' diye diye orangutana çevirdiğimiz Tayshaun Prince'i hücumda daha etkili kullanmamız gerekiyor örneğin...

Saunders'la daha önceden çalışmış olan Billups'ın da, Rip'in de, Sheed'in de (hayır "Allah belalarını versin" demeyeceğim) istikrarlı oynamaları elzem, şart... Hazırlık maçlarında ilk 5'in, oynadığı süre içerisinde hücumda eskisinden farklı bir şeyler yaptıklarını göremedim. Bu 'görememe' halimin yayıncı kuruluşun ısrar ve inatla Kablo tv ve uydu ile izlenebilir olması durumu da etken oldu ancak şu an için geçen seneden çok da farklı bir durum içerisinde değiliz. Saunders, hazırlık kampı dönemini başarılı bulduğunu söylüyor, gerçi kötü geçse de "Hıyar gibi top oynuyorlar... Allah'ım ben ne yaptım? Kurtar beni!" diyecek hali yok. Belki, Brown'la araları limonî olan Delfino, Arroyo gibi hücum yönü savunmaya oranla daha baskın oyuncular eskisinden daha efektif olacaklar, aldıkları parayı hakediyor gibi gözükecekler ama genel görüntü aynı cızırtıda.

"Batı, Doğu'dan kat kat güçlü" lafı bana göre tarih oldu artık, bugün Doğu'daki şampiyon adayları Batı'dakilerden fazla. Playofflara ne kadar üst sıradan girersek bizim için o kadar iyi olacak. Saunders, Brown'ın aksine bir playoff coach'u değil, bir sezon coach'u. Devamını getirebilecek mi, şu an belirsiz gözüküyor ancak devamının gelmesini istiyorsa Wolves'ta yaptığı gibi yukarılara oynamak zorunda.

Prince kaldı, ya pota altı?

Kontratı seneye sona eren Prince ile tekrar anlaştık. 47 milyon dolar civarı bir parayı 5 senede alacak Prince için bu kontrat çok da anormal değil. Salary cap'imiz de çok dengesiz değil ancak önümüzdeki sezon Ben Wallace'la da anlaşmak isteyeceğimiz için biraz sıkıntıya gireceğiz. Tabii Ben Wallace için kuyrukta bekleyen apaçi Bulls, komançi Hawks gibi takımlarla da uğraşmamız gerekecek ancak Big Ben'in, bir sembol haline geldiği bu takımdan ayrılacağını sanmıyorum. Süheyl McCosky (bir de bunun kardeşi var; Behzat Parker), Bulls'un 20 milyon dolarlık salary boşluğu olduğundan bahsetmiş, kezâ Hawks, Bulls kadar rahat bu konuda, ancak Ben Wallace'ın kendini bu takımlar için heba edeceğini düşünmek de pek akıl işi değil. 'Akıl' diyorum işte, yeterince yok herkeste maalesef.

Bu sezon kadroya dahil olan meyveler potansiyelden öteye geçmezlerse, yaşlanan Rasheed, McDyess gibi oyuncularla, hareket kabiliyetini sıfıra indirmiş salary ile gelecekte başarılı olmamız çok zor. Artık üçüncü sezonunda hatır-gönül için sahaya çıkıp 3 kuruşluk top oynayası insan Milicic'e Dumars'ın sabrı varsa da, benim kalmadı. Çaylak kontratıyla bir bok yapmaması çok da üzmüyor ama kontrat zamanı geldiğinde kim hangi yüzle takımda kalmak isteyecek, kim hangi yüzle onun potansiyelinden bahsedecek, onu da çok merak ediyorum. Boyuna bakan basketbolcu zannedecek herifi ("Abi siz Abdi İpekçi misiniz?"). Biraz gururu varsa, eğer adamsa ya telefonla bağlanır bu yazıya, ya da çıkar efendi gibi topunu oynar, el-âleme maskara olmaz. Taraftarın sabrı zaten yoktu, benim de kalmadı gayrı.

Kendinize iyi bakın. Gelirim yine bir ara.

detroitpistons@usa.com