CONTROL

 

yeniceritolga@yahoo.com
21 Kasım 2008, Cuma

Her şey eniştemin bir arkadaşının şehre gelmesiyle başladı diyebilirim. Cem sitenin açıldığını (Neden koymadılar ki sahi o Fantasy NBA yazısını :=) ) söyleyip Orkun da Denver için yazı beklediğini belirtince çok sevinmiştim. Bence mükemmel olacaktı ama Stranger than Fiction olmuştum adeta, yazamıyordum!  Hadi söyleyeyim, başlık “The Day that Never Comes” olsun, hem Metallica’ya atıf olsun hem Denver’ın başarılı olacağı günlere gönderme olsun, gerisini de ona göre yazarım diyordum ama önce haftaiçi işten yorgun dönme, haftasonları da cumartesi programı, gece NBA maçları, cuma İnönü vs. derken hep bir şekilde kaçmayı başardım. (Bu konuda iyiyimdir zaten)

Netten izlediğim ve beklenmedik şekilde aldığımız bazı maçlar bile beni bir türlü yazmaya itemedi. Üşengeçlik ya da isteksizlik de değildi bu; tersine yazmayı çok istiyordum. İşte eniştemin arkadaşının devreye girdiği yerdeyiz şimdi. Öyle bilgelik dolu laflar falan söylemedi, hatta hiçbir şey söylemedi kendisi. Eve her birinde üç-dört film olan beş-altı tane CD ile geldi. Kendisi genellikle popcorn tabir ettiğimiz aksiyon-macera ya da romantik komedilerin adamı olduğundan filmlere çok da umutla bakmadım. Hatta o kadar umutsuzdum ki, “Control” yazısını gördüğüm zaman CD’nin üstünde, kafamda yanan anlık bir ışığa rağmen gene hızla gelen “yok canım değildir”e inandım. Ama bal gibi de biliyordum bu “Control”ün izlemekten gene bir şekilde kendimce kaçtığım Ian Curtis’in hayatını anlatan “Control” olduğunu.


Film mükemmel değildi, hatta belki güzel bile değildi. Ama beni klavyenin başına oturttu. Bilmediğim yeni bir şey yoktu filmde; Curtis’in epilepsi hastalığı, yasak aşkı, müzik dehası ve tanrısal sesi vs... Ama hatırlattığı bir şey oldu, kontrol hissi. “Grubun da işlerin de bu kadar büyümesini istememiştim” dediği yer ve artık gelinen yerin kendisini aştığını söylemesi, hayatının akışına ve kararlarına kendi başına ulaşamaması (ya menajerler, ya aşık olduğu kaçamak sevgilisi ya da minnet ve borç duygusundan başka bir şey hissetmediği eşi veriyordu kararları) kulağa çok basit de gelse beni çok etkiledi.

Ian 23 yaşında evinin mutfağında boynuna doladığı bir iple efsane grubu Joy Division’u bitirme kararını verdiğinde kendi başına aldığı belki de ilk ve son kararı vermişti. Haftaiçi babam ona 100 kere baktığımda 1 ihtimal onu göremeyeceğim bir ameliyata girmişti. Artık çok kolay da dense, ihtimal işte sadece bu kadar da dense hadi canım siz de dedim, 100’de 1 hiç de az gelmedi o anı düşününce.

Ve kontrol... Hayatlarımızı kontrol ettiğimiz sanarak aptallığın nasıl da en büyüğünü yapıyoruz. Şimdi çok şükür babam iyi, Ian Curtis de tahminimce bir yerlerde huzuru buldu, peki biz geri kalanlar? En azından ben ertelemesiz, dolu dolu, beklentilere göre değil içinden gelen sese göre hareket etme tadını alarak yaşamaya başladım. Ve yeni ‘ben’i çok sevdim.

İçimden geldi, uzun bir giriş oldu kusura bakmayın, ve evet gıcık bir bağlama yapayım ve biraz da yeni Denver’dan konuşalım o zaman :)

Baron Davis memlekete dönüp, D’Antoni Gossip Girl’ün memleketine (New York’la ilgili yapılan sayısız eser içerisinden seçilmiş en kötü benzetme bu) gittikten sonra “basketball entertainment”ın son yıllardaki en gözde iki takımı Warriors ve Suns için ne olduysa, AI’ın tekrar Doğu’ya dönmesi de zincirin üçüncü halkası olan Nuggets için benzer şeyler ifade ediyor. “Savaşçılar” B-Diddy’siz belki aynı oyunu “oynamaya çalışmaya” devam ediyor, tıpkı bizim gibi, ama Batı’dan esmeye başlayan “run-n-gun” rüzgarları artık dinmişe benziyor.

Yazın beni usül ve etik anlamında çok sarsan Camby’nin gönderilişinin ardından Iverson’ın da gitmesi hiç kuşkusuz Denver için güç kaybı. Salary takıntılı yönetimimiz hızlı basketbolun da yadsınamaz etkisi ile biraz da kapasitesinin üstünde istatistiklere ulaşan Camby ile yolları ayırdı ve iki yıl basketboldan men cezası alan Birdman Andersen ile neden alındığı asla anlaşılamayan (aslında anlıyorum, yıllardır var bu göstermelik hamleler, Joe Smith için de benzer şeyler demişti Karl, Howard da efendim arada orta mesafe atacakmış falan fişman) Juwan Howard ile uzun rotasyonunu tamamladı. Basketbola armağan ettiğimiz “üçlüklere dua savunması” kavramını Kenyon ve Nene sağlıklı kalsın duası ile pekiştiriyoruz kısacası.Iverson’ın gidişi ise dediğim gibi güç kaybıdır elbette. Geçen yıl bizi neredeyse tek başına play-off’a soktuğundan bahsetmiyorum bile, istatistikleri yeterlidir sanırım anlatmaya.

Fakat memleketine dönen sadece Baron değil; Colorado çocuğu Billups buralardan ayrıldıktan sonra oyununu çok geliştirdi, final serisi MVP’si oldu ve bir uzman olarak şimdi eve dönüyor. McDyess ikna edilebilseydi eğer bu takastan çok iyi iş çıkardık diyebilirdim ancak şimdi sanki iki takım için de hayırlısı oldu diyebiliyorum. Dice Pistons’a geri dönerse, ki sanırım dönecek, onlar için daha bile iyi olmuş olabilir çünkü belli ki Pistons’ta da artık bir şeyler değişmeliydi.
 


Bize dönersek, Billups Carmelo ile bence çok daha iyi bir ikili olacaktır çünkü Iversonbir maç 12-13 şut attıktan sonra açıkça bir sonraki maç “E tamam, bak geçen maç zaten 12 şut attım, artık benim sıram” şeklinde oynuyordu. Top hızlı dönmüyor, iki süper yeteneğin bireysel zorlamaları ile sezon iyi kötü geçiyor, play-off ise hüsran oluyordu. Billups sayesinde artık en büyük üçlük tehdidimiz (!) JR Smith değil. Sırtına alacağı oyun kurucuları potaya kadar itebilen, hem takım savunmasında hem de bireysel savunmada etkili olabilen, inanılmaz öldürücü pas yeteneği olmasa da oyunu yönetmede ve kararları almada çok etkin bir isim Billups. Melo için çok daha oyununu geliştirmeye yarayacak bir oyun kurucu. Melo demişken, gene bildiğimiz Carmelo olduğunu görüyoruz, yazın da gördük, aynı anlamsız ani şutlar vs... Savunmada sanki biraz daha kıpırdanmış gibi ama dedim ya, çok gördük bunları, o yüzden görelim bakalım 63. maçta da aynı oyun en azından ana felsefesi ile duruyor mu?

JR, kontratı bence de haklı olarak uzatılmayan Kleiza, Chris Andersen ve sınırlı yetenek, istatistik kağıdı sever Anthony Carter bench’ten gelen isimlerimiz. Najera ve Diawara’yı aramayız ama bench de biraz kuvvetlenemez miydi diyor insan ve bir daha McDyess’a ah çekiyorum.(Pardon, Patterson’u almıştık di mi?)

Sezona da fena başlamadık hani, özellikle de pota altındakiler canavar gibi girdiler nazar değmesin; Billups gayet olumlu başladı, sanki 40 yıllık Nuggets’lı; Melo aynı Melo diyorum 17. defa (Beşiktaş’ın Bursa maçındaki korner sayısına takıldım, fena halde çıkamadım bu 17’den hala bu arada). Hatta JR da aynı JR, neden mi? Karl’ın doghouse’unun favori adamı çünkü Smith. Iverson sonrası beklentiler çok daha fazlaydı ama ilk beşte Dahntay Jones’un tercih edilmesi taktiksel olsa da, aldığı süre kesinlikle Karl’ın şovlarından bir yenisi diyorum. Süre ver şu adama be George! Sen de koçunu dinle, biraz penetre et Smith, dışarıdan sallayıp durma, hadi bakayım!

Sonuçta çok fazla bir şey beklemediğimiz bir sezondayız. Portland ve Utah’ı düşünürsek sekizincilik en makul sonuç gibi görünüyor çünkü sağlıklı kalmak bu takım için mucizeden de öte bir şey. Ancak, sene içerisinde zaten çok konuşuruz fakat bu kez play-off’lara tam kadro sağlıklı girebilirsek daha mutlu bir sene sonu görebiliriz diye düşünüyorum.

İlk yazı böyle olsun, biraz zaman aksın, ondan sonra arayı çok soğutmadan tekrar konuşuruz.