YENİ VİZYON VE SANATÇILAR

 

Cem PEKDOĞRU
3 Mart 2010, Çarşamba  

 

I

Phillip’in aklında anlaşılan akşam boyunca geliştirdiği bir felsefi fikir vardı ve şimdi bu fikri duyacaktım. Dedi ki: “İsrafı kötülük, yaratmayıysa iyilik olarak gören bir felsefi sistem geliştirdim. Herhangi bir şeyi yaratmak iyidir. Tek günah potansiyelini ziyan etmektir.”

Bu bana epey salakça geldiğinden dedim ki: “Şey, ben sadece şaşkın barmenin tekiyim tabii, ama Lifebuoy sabunu reklamlarına ne demeli, onlar da yaratılmış şeyler kesinlikle.”

Dedi ki: “Hı hı, ama anlarsın ya, o israflı yaratım. Hepsi ikiye ayrılıyor. Bir de yaratıcı israf var, örneğin şu an seninle konuşmak gibi.”


Son yıllarda Efes Pilsen’in transfer politikasına baktığımızda, bize çok farklı etiketlerle yutturulmaya çalışılmış olsalar da genel olarak artık pek esamesi okunmayan Yunanistan ve Fransa liglerinde istatistik patlatarak adını duyurmuş niteliksiz Amerikalılar ve ACB’nin parıltısını kaybetmiş ve -sevgili Kerem Yılmaz’ın ifadesiyle- ıskartaya çıkmış elemanlarına yönelim görüyoruz. Bu büyük resmin parçası olamayacak kadar güzel iki transfer dikkat çekiyor lakin… Bunların bir tanesi gençlik yıllarında Yugoslavya lobisinin de etkisiyle gereğinden fazla şişirildiğinden dolayı beklentileri hiçbir zaman karşılayamayacak olsa da Avrupa basketbolunun elit skorerleri arasına hiç düşünmeden yazacağımız Rakocevic’in TAU Ceramica’dan kadroya dahil edilmesi. Diğeri de yine aynı transfer sezonunda ortalama üstü bir NBA kariyerini arkasında bırakmış ve kariyeri boyunca içinde bulunduğu kadrolara sadece olumlu katkılarıyla konuşulmuş Nachbar’ın transferi. Bu kıtanın yetiştirdiği en versatil, savunulması en güç 3 numaralardan birini de tek başına vizyon gösteren Rakocevic hamlesinin hemen arkasına iliştirince son yıllarda hayatımıza girip, usulca çıkan o anlamsız isimleri bir kez daha andık minnetle. Defalarca aynı yanılgıya düşmeden, o yöndeki ısrarlı denemelerinden vazgeçemeyen yöneticilerin ülkesinde belki de işlemesi gereken bir süreçti bu… Peki çok mu isabetliydi seçilen isimler, yoksa sadece o yukarıda bahsettiğim vizyon olayına mı takıldı transferi düşünenler? Artık lokal başarılara sevinmeyi de öğrenen kulüpte, final serisindeki efsanevi geri dönüş sonrası gelen ‘zafer’ sonrası bir de saha dışı zaferiyle sille vurulacaktı rekabeti canlı tutan tek rakibe. Şu an hala Fenerbahçe Ülker’in Avrupa’daki malum başarısızlığı üzerinden kendilerini başarılı addeden zihinlerin kulüpteki varlığını hissederken, sezon öncesindeki bu mantalite de sürpriz olmamalı. Biliyorum, cevabı kendinden menkul bir soru yazdım ve o cevaba ilk yazıda değinmeye çalışmıştım ama yine de altını bir kez daha çizmek lazım sezona damgasını vuran bu olayın.

Yazının epigrafında yer verdiğim alıntı, ‘beat’ yazınının başlangıç noktası olarak kabul edilebilecek, fakat romana konu olan isimlerin yıpranmasını engellemek amacıyla yayınlanması 2008 yılına kadar ertelenen ve Türkiye’de “Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar” adıyla Sel Yayınları’ndan çıkan kült yapıta ait. Kitabı herkese önermek için fırsat kolladığım doğru, fakat Efes Pilsen’in bu sezonki durumunu ifade etmek için kullanılabilecek en güzel sözlerden biri olabilir -kitapta yine yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü Phillip Tourian olarak geçen- Lucien Carr’ın “Yeni Vizyon” tanımındaki ‘israflı yaratım’ ibaresi. Bağlantıyı nasıl kurduğumu pek hatırlamıyorum ama Montepaschi Siena maçı öncesinde koltukta sızmışken elimde bu kitap vardı, ona yoruyorum… Geçen sene takımın potansiyelinden maksimum düzeyde verim aldığını falan düşünmüyordum, benim basketbol anlayışımda bir Ergin Ataman takımı için bunu söyleyebilmem pek mümkün gözükmüyor her şeyden önce. Fakat Euroleague’de bu takım tarihinin en büyük bozgununu yaşarken, final serisinde kötü yönetilen fakat standart üstü Avrupa yıldızlarını elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker karşısındaki kadrodan Kasun ve Tunçeri gibi iki oyuncuyu kullanamıyordu. Tunçeri’nin Final-Four hedefini sesli düşünmeye alan bir takım için yeterlik göstermekten hayli uzak bir oyun kurucu olduğunun farkındayım, ama o hedefe hiçbir zaman inanmamıştık ki… Konu bütün normal sezonu Vujanic-Ender kombinasyonuyla götürmeye çalışırken Engin’den yararlanmamak için de her şeyi yapan bir takım için önemli bir upgrade olacağını düşünmemdi Tunçeri’nin. Böyle de oldu ve Tunçeri kariyerinin en iyi sezonunu geçirmese de 1 numaralı pozisyonda yeni bir atıcıdan ziyade bir hazırlayıcıya ihtiyaç duyan takımda bir amaca hizmet etti. Aynı şekilde kafasını saha içinde tutabilen bir Kasun’un, her ne kadar sırtı dönük oyunu yetersiz olsa da Euroleague seviyesindeki en dominant uzunlardan biri olabileceğini düşünmekteyim. Bunda Euroleague’de duvarların böyle bir dominasyona izin verecek kadar alçak olması, Kasun’un seviyesinden daha etkilidir şüphesiz. Ancak sadece pota altında birkaç zıplak uzundan fazlasını barındırmayan Maccabi’ye karşı hakimiyet ilan etmedi Kasun, hatta son maçta yine koçun tempoyu dikte edememesi sonucunda Pini Gershon’un, skorerleri öylesine kötü bir gün geçirirken bir zafer elde ettiğini kolaylıkla söyleyebilirim. Burada Kasun’un ikinci çeyrek boyunca unutulması ve oyuna girdiğinde de izin verilen hızlı tempoda bir oraya bir buraya koşarken yarardan çok zarar getirdiği bir ikinci yarı geçirmesinin rolü büyüktü pek tabii. Sadece 24 dakikada elde edilen 14 sayı - 13 ribaund gibi istatistiklere ancak saygı duyabilirsin, Siena pota altına karşı 18 dakikada yakalanan 17-9 da aynı saygıyı hak eder. Fakat daha fazlasının mümkün olduğunu bilmek insanın zihnini meşgul etmeye yetiyor. Lucien Carr’ın evrenindeki tek günahı ve ruhsal çemberini tamamlama noktasında yenmen gereken en büyük engeli düşününce böyle bir potansiyel ziyanı her zihni meşgul etmeli. Son iddialar sonrası Türk basketbolunda hakim konjonktüre ayak uydurmaya başlar görünen Efes Pilsen markasından soğuyan ve ilgilenmemeyi seçen güzel insanları anlayışla karşılıyorum, fakat şu yazıyı üç kere ‘sil baştan’ yaptıktan sonra pek sevmediğim epigraf kullanımıyla sonunda rahatlatarak bitirebiliyorsam benim için Efes Pilsen hala önemli…

Ruhsal çemberden bahsettim, Phillip Tourian karakterinin mutlak toplum teorisinden bir parçaydı o da…



II

“Herkes sanatçı olmalı,” diyordu Phillip. “Mutlak toplum tam bir sanatçı toplumu olmalıdır. Sanatçı vatandaşlardan her biri kendi ruhsal çemberini tamamlamalıdır.”
“Ruhsal çemberden kastın nedir?” diye sordu Barbara.

Phillip teorisini açıklıyordu: “İnsanın ruhsal yaşamının çemberini kast ediyorum. Deneyim çemberini sanatsal anlamda ve sanat yoluyla tamamlarsınız ve topluma bireysel, yaratıcı katkınız budur.”

“Peki böyle bir topluma nasıl ulaşılacak?” diye sordu Cathcart.
“Bilmem,” dedi Phillip. “Sorduğun şey mutlak toplumun hemen öncesiyle ilgili. Bana ayrıntıları sorma.”

“Mutlak toplum öncesindeki sanatçılar,” dedi Phillip, “mutlak sanatçı vatandaşın çağdaş modelleridirler. Sanırım sanatçı insanların sayısı arttıkça, mutlak sanatçı toplumuna giderek daha yaklaşılır.”
“Eh,” dedi Barbara, “belki de Atlantik bildirisi mutlak bir toplum yönünde ilk adımdır. Ama Roosevelt’le Churchill’in sanatçı olmadıkları kesin.”

“Şey, Roosevelt’le Churchill’i bilmem,” dedi Phillip, “ama ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan tipini temsil ediyorlar.”


“Yeni Vizyon’u sadece sanatçılar bulabilir” diye bitirerek bu yazının iki bölümünü de birbirine bağlamış oluyor Carr, eksik olmasın. Sanırım problemimiz de tam olarak bu. Eğer bizim sıradan beyinlerimizin anlamaya yetmediği bir yaratıcılık söz konusu değilse, yapılan eklemeler israflı yaratımdan fazlası değil. Tunçeri-Kasun ikilisinin II. Ataman döneminin ilk Euroleague macerasında yer bulamadığından ve takımın dizginleri o mide kaldıran Vujanic-Ender guard ikilisine verilirken, 5 numaradaki boşluğun da Abdi İpekçi’de Panionios’a değil basbayağı Lonny Baxter’a kaybedilen bir maç sonucunda Top 16 kapısını kapadığından bahsetmiştik… Bu transfer sezonuna girerken ise farklı bir tablo vardı. Kasun’un sağlıklı kalacağı kabul edildiğinde 5 numarada öyle büyük bir problem mevzubahis değildi, ancak az önce bahsettiğim kabul sağlam temellere oturmadığından bir veteran katkısı makul olabilirdi. Santiago transferi bu noktada anlamlıydı ve işlevsel olabilirdi. Fakat takımda ayağı çabuk tek bir 4 numara yoktu, sadece Ataman’ın ısrarla 4 numaraya devşirmeye çalıştığı fakat o pozisyonda ancak Mirsad Türkcan’a karşı falan iş yapabilen bir Shumpert vardı. Ataman’ın sezon öncesinde gözünü Nachbar’a her çevirdiğinde, böyle bir oyuncunun ışığını gördüğünü kim tahmin edebilirdi ki? Final serisi boyunca doğru işleyen belki de tek nokta olan dış oyuncuların rol paylaşımı, Rakocevic gibi esaslı bir piyonun katılımıyla yeniden 9000 parçalı bir puzzle görünümünü alıyordu. Gerçekten de buradaki vizyonu bulabilmek, israftan olabildiğince kaçınmak için bir sanatçıya ihtiyaç vardı. Kenarda böyle bir kişinin varlığı gözlenmedi.

Mike D’Antoni’den ve oynattığı basketboldan nefret eden biri olarak burada Maccabi koçuna methiyeler düzmem en basitinden samimiyetsiz olur. Fakat ikisine de saygı duyarım. Bana kalırsa sonuna kadar gitmek istiyorsanız en sağlıklı anlayış değil D’Antoni-Gershon tadında bir basketbol. Fakat bugünkü Maccabi takımını oluşturan o düşük profilli oyuncularından, potansiyellerini minimum düzeyde ziyan ederek verim sağlayan ve bence geçtiğimiz çarşamba akşamının coaching anlamında net biçimde kazananı olan Gershon’a şapka çıkarmak lazım. Maccabi İstanbul’da kendi temposunu rakibe kabul ettirdiği bir maçı skorerlerinin olağandışı formsuzlukları nedeniyle sadece 56 sayıyla bitiriyor. Takımın 1 numaralı skor opsiyonu sezon ortalamasının 16 sayı altına inerken… Oyun kurucu olarak 2-3 sezon önce Snaidero Udine gibi bir takımdan kovulabilen bir Andrew Wisniewski’yi istihdam etmişken… Ve kadayıf kıvamındaki David Bluthenthal bahse konu maç özelinde go-to-guy olarak sahneye çıkarılmışken. Yine de sayı farkı avantajını kaybetmiyorsun böyle bir gecede.

Belki Avrupa basketbolunda kenarda bir sanatçı arıyorsak gideceğimiz ilk isim Gershon değil. Hatta muhtemelen Carr için Roosevelt ve Churchill ile aynı kategoriye giriyor ve ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan tipini temsil ediyor, bilemeyiz. Ama elindeki pek de nitelikli sayılamayacak materyalden bir şey yaratabilen ve mutlak iyiyi yakalayan isim Gershon mu, Ataman mı oluyor, bunu kesinlikle sezebiliyoruz… Sadece Wisniewski-Bluthenthal değil. Doron Perkins ve D’or Fischer iki sezon önce Bree adlı medeniyetin uğradığı fakat basketbolun pek uğramadığı 15 bin nüfuslu bir Belçika kasabasında beraber top oynuyorlardı. Güvenip takımıma almayı geçtim, yağmurlu bir gecede kapıma gelseler içeri almazdım… Guy Pnini 20 dakika süre alıyor, Raviv Limonad’ın da rotasyonda ondan aşağı kalır yanı yok. Sahada bu adamları izlerken, bir anda Twitter ülkesinde dolaşırken bir Efes Pilsen taraftarının sayfasında buluyorum kendimi, Gershon’u ‘kebapçı’ olarak nitelendiriyor. Sonra tribündeki yerimde doğrulup kafamı hafif sağa çeviriyorum… Orada basın tribününde Irmak Kazuk’un yanında konuşlanmış uzunca bir adam görüyorum, tanıdık geliyor. Sonra hafızamı hafif zorluyorum ve cevabı buluyorum, Sinan bu! Batuğ patronun Polonya küllüklerinde yazdığı şekliyle Saynın Culır! Titriyorum ve kendime geliyorum. Derken Boki önce acayip bir blok koyuyor. Muhtemelen kariyerindeki en güçlü ikinci blok… “Yaşanmışlıkların sonucu olsa gerek” diyorum. Onun için sevinçliyim ama çok da abartmıyorum. Son albümlerini pek tutmadığım Marillion’un nefret ettiğim bir mekandaki konserini Real Madrid maçına kolaylıkla tercih edebiliyorum.

Çizgi Dışı:

(1) Bojan Popovic ve Ermal Kurtoğlu son yazıdan bugüne kadroya eklenmiş isimler. Efes Pilsen, sezon başından beri iddiasız bir maça çıkmamış olmasına rağmen 12 farklı oyuncuyu ilk beşinde kullanmış bir takım olarak algı sınırlarını zorluyor. Tunçeri’nin olduğu bir takıma, temel olarak Tunçeri’nin yaptığı işi ondan daha kötü yapabilme dışında bir meziyet bulundurmayan bir back-up sağlıklı bir yaratım gibi tınlamıyor. Maccabi maçının ikinci çeyreğinde yapıldığı gibi, sahaya Euroleague sezonunun sonu yaklaşmasına rağmen birbiriyle daha önce beş dakika bile oynamamış bir beş sürüp direksiyonu da yeni çocuğa vermek genelde iyi sonuçlar vermiyor.

(2) Yazıda kullanılan alıntıların kaynağı olan Jack Kerouac-William S. Burroughs ortak yapımı ”Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar”, Sel Yayınları’ndan Dost Körpe çevirisiyle çıktı. Kerouac Türkiye’de satmaya başladı, hemen her yerde bulabilirsiniz.

(3) Yukarıdaki güzel kareler Efes Pilsen tribünün tanıdık simalarından Serdar Ocaksönmez’e ait, kullanım izni için teşekkürlerimi sunarım.

(4) Bizde de Twitter var: http://twitter.com/pekdogru
Nachbar, Rakocevic, Sinan ve Ermal’in de gayet aktif birer hesapları var, eğlenceli adamlar. Ulaşmak çok zor değil.