ARŞİV

NOTHING BUT JAMES

 

e146191@metu.edu.tr
26 Aralık 2008,
Cuma

Sıkıcı bir mesainin ortalarında, mesainin sıkıcılığından ziyade kendi sıkılmışlığımı gidermek adına Murat Can’ın (bkz. Mc) şu efsanevi son Cleveland yazısındaki “Hoca da Cleveland yazsın artık; hep cızbız hep cızbız, nereye kadar?” cümlesine istinaden bir şeyler yazma zamanıdır. Zaman demişken, 2010’a da az kaldı. Nedir bu 2010 derseniz... Açın Google’ı yazın “LeBron James + 2010”, aşağı yukarı 1000’e yakın sonuç çıkıyor, muhakkak neyle ilgili olduğunu anlayacaksınız. Yok anlayamadım diyorsanız size bir parça Murat Can’ın


Cleveland 2010 yazısından verelim.

 

Baştan söyleyeyim, benim aşkım renklere falan değildi, ben sıkı bir James apaçisiyim, bununla birlikte de Cleveland takımının takipçisi ve bir anda da taraftarı olarak buldum kendimi 2004 yılında. Sıkı bir taraftar olmak, takım tutmak gibi birçokları için önemli yer tutan ifadeler benim için James’in lige adım atmasıyla anlamlı hale geldi. Jordan’ın Chicago’daki son yıllarına yetişmiş olan şanslı basketbolseverlerden olsam da, gerek yeterli basketbol bilincine sahip olmamak gerekse yetersiz kaynaklar nedeniyle çok anlamlı gelmiyordu NBA organizasyonu. Lise dönemimin hemen başında NBA benim için Telsim’in basketbol bilgi servisinden gelen bilgi mesajları ve günde en fazla 5-10 dakika girebildiğim 146 çevirmeli bağlantı (şu saati bir milyon olan) ile takip ettiğim boxscore’lardan ibaretti. Hiç unutmuyorum Hido Sacramento’daki ikinci ya da üçüncü yılında bir triple-double yapmıştı, cep telefonuna gelen bilgi mesajından öğrenmiş ve müthiş sevinmiştim. Küçük bir nostaljiden sonra daha fazla sıkıcı olmadan yazının genel amacına geri dönüp takımdan bahsetsek hiç fena olmaz.


25 Aralık 2008

Cleveland Cavaliers, 24-4

Son 25 maçın 23’ünü kazandık, toplamda 24-4 ile NBA’deki en iyi ikinci dereceye sahibiz. Bu dereceyi yakalarken maç başına en az sayı (89.3) yiyen birinci ve en fazla sayı satan üçüncü takım olduk. Bir yıl kadar önce Jason Kidd sevdası ile başlayan takımı daha iyi hale getirme çabası birçok Cavs taraftarı için çok da mutluluk verici bir sonla tamamlanmadı. Takas döneminin son gününde Big Ben, West, Wally ve Joe Smith’in takıma eklenmesine rağmen geçtiğimiz yıl konferans finallerinde şampiyona elenmekten kurtulamadık. Ortaya konulan performans ben dahil herkesi memnun edecek türdendi. Hareketsiz bir offseason’ın ardından Mo Williams ile yapılan anlaşma takımda ne kadar fark yaratabilirdi ki? 24-4’lük başlangıca kim inanırdı? Ben inanmazdım. LeBron zaten overrated bir oyuncu (!) (Bir DeShawn Stevenson vardı, ne oldu ona?) 35 yaşına gelmiş iki tane uzun, gerisi zaten capfiller tadında isimler... (Biraz abarttım, evet, amacım Stevenson’a sallamaktı zaten. Selçuk gibi mükemmel bir insanın neden Wizards taraftarı olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağım.)

Mükemmel bir takımımız olduğunu düşünüyorum; müthiş bir koç ve en önemlisi şimdiden NBA tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olan LeBron James’e sahip olan bir takımdan bahsediyoruz. Peki geçen yıldan bu yana değişen nedir? Cavs tarihinin en iyi başlangıcını neye borçluyuz; James’in daha da iyi bir oyuncu haline gelmesine mi, Mo Williams’ın takıma eklenmesine mi, Z’nin üç sayı gerisinden geçmiş 10 yıllık kariyerinde attığı üç sayı isabetinin şimdiden iki katına ulaşmasına mı, nispeten kolay gözüken fikstüre mi? Yoksa defansif manyaklığı hat safhada olan Mike Brown’ın bu inadından vazgeçip takıma ofansif koordinatör John Kuester ile daha fazla çalışma imkanı sağlaması olabilir mi sebep? Evet kesinlikle. Hücum çeşitliliği geçen yıla nazaran oldukça artan takımda artık her hücumda topu James’e verip izlemiyoruz, hatta topun James’in eline değmediği anlar olabiliyor. Hatta hatta LeBron James maç başına 45 dakika oynamıyor artık. Maç başına aldığı süre neredeyse 35 dakikaya düştü. Öyle ki bir ara 15 sayı farklarla kazandığımız bir 10 maçlık seri vardı, LeBron’un maç başına 25 dakika oynadığı. Kendi takımından ziyade deplasman takımının en iyi oyuncusunu izlemeye gelen birçok taraftar bu duruma isyan etmekten kendilerini alamadılar.

 

Detroit, Boston, New Orleans ve Atlanta’ya kaybettiğimiz dört maçın hepsi deplasmandaydı. Söylemediysem onu da söyleyeyim, içeride maç kaybetmeyen tek takımız. İnşallah 9 Ocak 2009’da yapılacak Cleveland-Boston maçına kadar bu seriyi koruyup o maçta da Boston’un galibiyet serisine son vereceğiz. Bakın Mc ne demiş bu konuda: “Diğer maçları bilmem de Boston'u içerde paketler yollarız geriye.” Detroit ve Atlanta maçlarını bir kenara bırakırsam, Boston ve New Orleans maçlarının oldukça önem arz ettiğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Sezonun hemen başında ilk üç maçımızdan ikisini bu ekiplerle oynamamızın aldığımız mağlubiyet üzerinde etkili olduğuna eminim. Yoksa şimdi oynasak, pis yeneriz. Detroit için bir şey demiyorum zaten ama Atlanta maçını tamamen kendi saçmalıklarımızla kaybettik. Bibby’nin kendini aşmasına değinmiyorum bile. İnşallah ilk turda eşleşiriz onlarla da, Bibby’nin maçtan sonraki “I didn’t come here to watch Bron” cümlesini tekrardan değerlendirme şansımız olabilir.


Nereye kadar gidebiliriz?

70 galibiyet alabilir miyiz yoksa 65’te mi kalacağız? Hatta 60’a kadar iner miyiz? Ya da

bunlar Boston’u geçemediğimiz sürece önemli mi? Onlar galibiyet rekoru aşkına sezonun son maçına kadar aynı ciddiyetle çıkacaklardır sahaya. Açıkçası böyle uzun bir maraton için kadrolarının yeterli güce ve alternatife sahip olduğunu düşünüyorum. Tam tersine bizim belli noktalarda düşüp belli noktalarda tekrardan yukarılara çıkacağımızı söylemek zor değil. Konferans ikinciliğini koruyabildiğimiz sürece sorun yok. Play-off’lar geldiğinde diri ve sakatsız bir kadroyu 70 galibiyete tercih ederim şu an için. Finallere çıkabilmek oldukça zor gözüken bir hedef. Hele Doğu Konferansı’nda Boston engelini aşmak... Finallere çıkmak eşittir şampiyon olmak. NBA şampiyonu bu yıl da Doğu konferansından çıkacaktır.

Ocak 15’e kadar rahat bir fikstürümüz var. İçerde Washington, Miami, Chicago, Charlotte, Boston, dışarıda Miami, Washington, Memphis ve Chicago ile oynayacağız. Sonrasında içerideki Hornets maçı ile başlayacak olan bir Batı turuna çıkacağız, ki en önemli testlerden biri de bu olacak takım için.

 

LeBron James evde mi kalıyor?

Birkaç gün önce LeBron James ilk defa 2010 yazını beklemek yerine uzatma imzalayabileceğinden bahsetti. Takım adına oldukça önemli olan bu gelişmenin neye bağlı olarak şekilleneceğini ya da LeBron’un extension ifadesini ilk defa kullanmasının nedenini anlamak çok zor olmasa gerek. Takımın sezona fırtına gibi başlangıcı, en iyi ikinci galibiyet yüzdesine sahip takım oluşumuz, yaptığımız savunma, takım içerisindeki uyum doğal olarak James’in takımda kalmayı düşünmesini sağladı. Bu durumun herhangi bir söylentiden farkı yok. Peki bunun için mevcut durumumuz kesin olarak yetecek mi? Bence hayır. Ben Wallace ve Z daha ne kadar hizmet edebilecek bu takıma? Varejao bir altıncı adamdan fazlası olup bu takımın beklentilerini karşılayabilir mi? 2010 yılı geldiğinde yol geçen hanına dönmüş bir pota altı olan bir takımda kalmayı isteyecek midir LeBron James? JJ Hickson ve Darnell Jackson büyüyüp adam olacaklar mı? Hadi birine (Hickson) Mc kefil oldu, diğeri ne olacak? Bunlar henüz cevaplarının net olmadığı sorular. Ama şundan eminim ki, 2010 yazında LeBron James’i elimizde tutmak istiyorsak James’in dışında 2010 yazından bir şeyler kapmamız şart. Marion ile ilgili takas söylentilerinin arttığı şu dönemde takas sezonu sona ermeden bir hamle yapacakmışız gibi seziyorum ama takımın mevcut kimyasını bozmamak adına kimse buna cesaret edemeyip dile getirmeyebilir. Varejao’yu vermeden Marion’ı almak kadar güzel bir şey olamaz. Bu nasıl olacak derseniz? Onu da bana sormayın bir zahmet. Lakers camiasından bu anlamda öğrenebileceğimiz çok şey var.