TENEKE TRAMPET

 

davranb@gmail.com
13 Mart 2010, Cumartesi

En son yazımı yazdığımda oldukça umutsuz bir ruh hali içindeydim. Aradan geçen zamana pek çok gelişme sığdı. Kendimizi bir anda kulüp tarihinde görülmemiş noktalarda bulduk, sonrasında birden gazı kesip rölantiye alınca 6 yıldır alıştığımız yerlere döndük, şimdi tekrar bir çıkış içindeyiz. Takım sahibi değişti, 2 tane önemli takas yapılarak takım kimyasıyla bilmem kaçıncı kez oynandı. Şu anda hala play-off yarışının içindeyiz ve kalan 20 maç bitene dek muhtemelen hiçbir şey kesinleşmeyecek. Geçen yıl da play-off’u son 4-5 maça kadar kovalamıştık, ama saçma yenilgiler yüzünden sonuna dek gidememiştik. Bu kez daha hazır görünüyoruz ve yarışımız daha uzun soluklu olacaktır.

Sezonun henüz 9 maçı geride kalmıştı ki (3-6), takım oldukça cesur bir hamleyle Stephen Jackson’ı aldı, karşılığında el bileği sakat olmasına rağmen ameliyat olmadan oynamaya devam eden Raja Bell’in biten kontratı ve Vladimir Radmanovic gönderildi. Stephen Jackson’ın ne kadar dengesiz bir kişiliğe sahip olduğunu söylemeye gerek yok. Geçmişte karıştığı Indiana-Detroit kavgasını bir kenara bırakıyorum, 2008 yılının Kasım ayında var olan sözleşmesini 3 yıl daha (2013’e kadar) uzattıktan sadece 9 ay sonra 2009’un Ağustos ayında apar topar takasını istemiş birinden söz ediyoruz. Yani işler kötü gidince takımı yüzüstü bırakma potansiyeli yüksek biri ve geldiği takım da Warriors’tan toplamda çok daha yetenekli bir takım değildi. Zaten takas olmak istediği takımları sıralarken “Teksas takımlarından biri veya Cleveland’ı” istediğini söylemişti. Bu yüzden alınan riskin ve gösterilen cesaretin ne derece yüksek olduğu açıkça ortadaydı. Bütün bunları ve özellikle de daha bitmesine 4 yıl olan kontratından ötürü Jackson’ın gelişini ilk başta bir felaket olarak yorumlamıştım.

Ama genelde olduğu gibi bu sefer de takas benim beklediğimin tersi bir şekilde sonuç verdi, en azından kısa vadede. Stephen Jackson yeteneklerini sahaya tam olarak yansıtabilmeyi başardı, takımın aradığı skorer oyuncu rolüne çok iyi uyum sağladı. Bobcats forması giymiş en iyi skorer olduğunu söylemek yanlış olmaz (Jason Richardson demezsiniz sanırım) Maçları izleyenler gerçekten de hücumların sıkıştığı anlarda Jackson’ın nasıl sorumluluk aldığını, içeriden (alçak postta fizik avantajını kullanarak) ve dışarıdan nasıl skor yapabildiğini göreceklerdir. Larry Brown’ın varlığı sayesinde arızalı yanlarını da şimdilik örtmüş gibi görünüyor. Ayrıca şimdiye dek hücumların akışını bozacak türden bencilliklere hiç girişmedi (maç başına yaklaşık 18 şut kullanıyor). Bunların yanı sıra 12 Ocak’taki Houston maçında 43 sayı atarak daha önce Gerald Wallace ve Jason Richardson’ın birer kez ulaştığı 42 sayılık kulüp rekorunu eline geçirdi. O haftanın sonunda Doğu’da haftanın oyuncusu seçildi. Sezona Bobcats formasıyla başlamış olsa belki de All-Star oylamasında adı daha fazla ön plana çıkabilirdi. Yine de çıktığı 52 maçta 21.4 sayı, 5.1 ribaunt, 3.7 asist, 1.9 top çalma ve %43’lük saha içi şut ortalamalarından daha etkileyici olan, 28 maçta takımın en skorer oyuncusu olması…

Jackson’ın gelişiyle takım sanki eksik tek bir parçası varmış da o da tamamlanmış gibi oynamaya başlamıştı. Ocak ayındaki 12-4’lük derece, Larry Brown’a ayın koçu ödülünü getirdi. O dönemde kendi sahamızdaki 6 maçlık serinin tüm maçlarını kazanarak 25 Şubat – 6 Mart 2009 tarihleri arasında elde ettiğimiz rekoru egale ettik. Yine o dönemde NBA’in en iyi iç saha takımlarından biri olarak kendimizi kabul ettirdik. Ocak ayı sonlandığında 24-22’lik bir dereceyle %50’nin 2 maç yukarısına çıkmış, Doğu’da 5. Sıraya kadar yükselmiştik.

Tabii bu yükselişin saha içindeki tek kahramanı Jackson değil, onun gelişinden belki de en çok yararlanan Gerald Wallace’tı. Uzun rotasyonunda yaşadığımız sıkıntılar nedeniyle ribauntlara oldukça yardım eden Wallace, uzun bir süre ribaunt krallığında ilk 3’teydi (2.01 boyunda olduğunu hatırlatmakta fayda var). Ayrıca Jackson’ın hücumdaki varlığı sayesinde bulabildiği boş şutları yüksek yüzdeyle sokarak kariyerinin en yüksek sayı ortalamasına ulaştı. Ortalamalarını (özellikle ribaunt) böylesine yukarıya çekmesi sayesinde All-Star radarına girdi ve Bobcats tarihinin ilk All-Star’ı olarak Dallas Cowboys Arena’da yerini aldı, maçta 16 dakikada 2 sayı attı. Bir de smaç yarışmasına katıldı ama onun sonu pek iyi gelmedi hatırlayacaksınız. Keşke katılmasaydı demekten kendimi alamıyorum, 2002’deki performansını tekrarlamasını elbette beklemiyordum, hatta ilerleyen yaşı ve azalan atletizmiyle (ve de o aralar fazla sağlıklı değildi) şans bile vermiyordum. Sonuçta ne olursa olsun, NBA’e zıplak ama kazma bir genç olarak 19 yaşında giren, 3 yıl Sacramento bankında çürüdükten sonra geldiği bu nokta sadece şans bulmasının değil, aynı zamanda çok çalışmasının da sonucudur. Bunu en iyi gösteren istatistik sanırım ilk yıllarında %50 civarında seyreden serbest atış yüzdesini %77’ye ve çok düşük yüzdeyle atıp çok çok az denediği üçlüklerini bu sezon itibariyle %40’a çıkarmasıdır, her türlü övgüyü hak etmektedir kanımca.



Larry Brown geldiğinden beri takımın tüm şeklini baştan aşağı değiştirdi. 29 Nisan 2008’de görevde geldiğinde takımda olan oyunculardan bugün sadece 3 tanesi hala kadroda (Wallace, Mohammed, Felton). 2 yıldan kısa sürede 10 takas yapıldı ve tam 33 farklı oyuncu (ki bugünlerde bir yedek gard alınırsa sayı 34’e çıkar) normal sezonda oynama şansı buldu. Bu dudak uçuklatıcı rakama herhalde sadece Golden State Warriors yaklaşabilir, onların da sakatlık belası gibi oldukça geçerli bir bahaneleri var.

Bu yüzden takasın son günü geldiğinde bizim sessiz kalmamız beklenemezdi. Bütün yazılarımda değindiğim 4 numara yedeğine yönelik birşeyler yapılmalıydı ve bir diğer riskli hamleye imza atan GM Rod Higgins, Chicago’nun 4 sezondur bir türlü bekleneni verememiş uzun forveti Tyrus Thomas’ı alabilmek için Ronald Murray, Acie Law ve (maalesef) gelecekteki bir 1. tur hakkını feda etti. Özellikle verilen 1. tur hakkı bence kritik, zaten bu yılki hakkımızı çok büyük bir olasılıkla Minnesota’ya vereceğiz, bir tane de gelecekten vererek 1. tur seçimlerimizi bir süreliğine ipotek altına almak ne kadar doğru bilemiyorum. Üstelik Ronald Murray gibi kenardan gelen en önemli skorerimizi ve play-off’larda çok işe yarayabilecek bir adamı da playoff yolundaki rakibimize vermek pek hoş olmadı. Ayrıca şu gerçeği hatırlatmak istiyorum: Tyrus Thomas sezon sonunda çaylak kontratının sonuna gelecek. Qualifying offer’ı vererek onu takımda tutmaya çalışabiliriz veya vermeyerek sınırsız serbest bırakabiliriz. İkinci durumda 1. tur hakkını sadece yarım sezonluk bir kira için harcamış olacağız. Öte yandan Thomas’ın oldukça yüksek bir QO bedeli var (6.2 milyon dolar). Thomas her ne kadar geldiğinden beri müthiş bir katkı yapıyor olsa da, bu kadar yüksek bir parayı vermeye değmeyebilir. Diyelim ki verdik, takımın biri o civarlarda bir teklifte bulunsa (ki uzun piyasasının kısa piyasasından farklı işlediğini düşündüğümde çok da olanaksız görünmüyor) bunu karşılamak konusunda büyük sıkıntı çekebiliriz, karşılamamız halinde Felton’la yeni sözleşme yapabilmek için lüks vergisi sınırını geçmemiz gerekecek, yapmazsak belki pişman olacağız. Bunları zamanı gelince göreceğiz ama şimdiden zor bir kararla karşı karşıya kalınacağını görmek zor değil.

Ama bugün itibariyle Tyrus Thomas’ın da tıpkı Stephen Jackson gibi gelir gelmez büyük bir boşluğu doldurduğunu söylemek mümkün: atletik 4 numara deyince herhalde Thomas’tan daha iyisi bulunamazdı. Savunmaya ve hücuma getirdiği enerji Gerald Wallace’ınkinden de büyük. 9 maçta 12.7 sayı, 7.9 ribaunt ve 2.6 blok ortalamalarıyla şimdiden yeni sahipten kontratı kapma yolunda önemli yol aldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar sık sık hücumda yaptığı abuk tercihlerle bizi zeka seviyesinden şüphe ettirse de, kısa vadede artıları çok daha fazla. Kaldı ki Boris Diaw’ın tamamen zıttı olması sayesinde birbirlerini çok iyi tamamlayabilmeleri de bir başka olumlu nokta.

Thomas’ınkinden daha sürpriz bir katkı da takasın son gününde aldığımız diğer isim Theo Ratliff’ten geldi. San Antonio Spurs’ün kontratından kurtulmak adına pratikte bedavaya verdiği (2016 Draftı’nda korumalı bir 2. Tur hakkı verildi ancak genelde bu haklar çok ağır korumalı olur, bu yüzden muhtemelen 2016 geldiğinde hiçbir şey vermeyeceğiz) Ratliff, yine 9 maçta Spurs’de tüm sezon oynadığından daha fazla dakika alırken maç başına 1.9 blok yaparak pota altının daha da güçlenmesini sağladı.

Saha içinde bunlar olurken saha dışında çok önemli bir gelişme yaşandı. Takımı kurarken yaptığı yatırımın karşılığını bir türlü alamayan, her yıl yaklaşık 30 milyon dolar zarar eden (bu da Melih Gökçek’in zarar rakamlarına benzedi ya, neyse) Robert Johnson’ın 7-8 aydır takımı satmak için bütük bir çaba gösterdiği biliniyordu. Ortada görünen 2 aday vardı, geçmişte bir süre Houston Rockets’ın başkanı olan ve bir hissedarlar grubunu bu iş için birleştirmeyi başarmış George Postolos ve Bobcats’te hissedar olduğu günden beri takımın tamamen sahibi olmak istediği bilinen Michael Jordan. 1 ay kadar süren pazarlıklar sonrasında Michael Jordan muradına erdi ve söylenenlere göre 175 milyon dolar gibi çok düşük bir paraya Bobcats’in yeni sahibi olma konusunda anlaşmaya vardı. Bu değişikliğin resmileşmesi için diğer 29 takımın sahibinin onayı gerekiyor ve bu onay geldiğinde Jordan, NBA tarihinin belki de en büyük ismi, tartışılmaz bir oyunculuk ve çokça tartışılır bir yöneticilik kariyerinin ardından takım sahipliği kariyerine de adım atmış olacak. Robert Johnson ise 500 milyon dolar civarındaki yatırımının karşılığında sadece yukarıda belirtilen parayı ve NBA’in ilk Afrika kökenli takım sahibi unvanını elde etti.

Jordan’ın gelmesinin belki de en iyi yanı, Larry Brown’ın da takımda kalmasını dolaylı yoldan sağlaması oldu. Her fırsatta Bobcats’te sadece Jordan için bulunduğu söyleyen Brown’ın, Postolos’un takımı alma olasılığına karşılık önümüzdeki sezon için Clippers koçluğuna geçmek yolunda birtakım girişimlerde bulunduğu haberleri basına yansıdı. Larry Brown da son Miami Heat maçından sonra her şeyin Jordan’ın kararına bağlı olduğunu söyleyerek bir bakıma güvenoyu vermiş oldu. Brown’ın 2 sezon daha sözleşmesi olmasına rağmen, Philadelphia’da yaşayan ailesinden uzakta olması nedeniyle görevi her an bırakma tehlikesi vardı, ancak Jordan’ın zaten Brown’ı getiren kişi olduğunu düşündüğümüzde o istemeden gitmeyecek gibi görünüyor.

Yukarıda saydığım iki isim dışında takımın diğer bazı oyuncularına da haklarını teslim etmeliyim. Tyson Chandler’ın beklendiği üzere sakat olarak yattığı dönemde onun boşluğunu mükemmel dolduran Nazr Mohammed (bir maçta 20-20 yaptı), sezona çok kötü başlayıp son 1-2 ayda toparlanan Boris Diaw, bu sezon NBA’e geldiğinden beri en olgun oyununu oynayan ve maçların son toplarını çekinmeden kullanabilen Raymond Felton bence dikkat çeken diğer oyunculardı. Her ne kadar oynamadığı bir sürü maç olsa da, oynadığı her maçta elinden geleni yapan Stephen Graham’in de adını anmak isterim. Ayrıca takasın son günü Indiana’ya TJ Ford karşılığında takası son anda gerçekleşmeyen DJ Augustin de bu tarihten sonra geçen yılki kendine güvenini yeniden yakalamış gibi duruyor, yeri gelmişken bizim için böylesine feci bir takası yapmadığımız için çok şanslı olduğumuzu da belirteyim.

Şu anda hala yarışın içindeyiz ve rakiplerimiz Miami, Chicago, Milwaukee ve Toronto ile yapacağımız maçlar var. Yani konuşmak için henüz erken. Bu takımlara karşı iyi sonuçlar almamız halinde çok büyük olasılıkla playoff yaparız, çünkü kalan maçlarımız arasında çok kolay maçlar da var. Gerçi bahsettiğimiz takım tarihin en kötü takımlarından birine 2 maç kaybedecek, buna karşılık lig lideri Cleveland’ı 3 kez yenip Lakers’la yaptığı son 9 maçın 7’sini kazanacak kadar dengesiz bir takımsa, kesin konuşmak mümkün olmuyor. Hala 1 kişilik yerimiz var ve o yere 3. oyun kurucunun alınmasında fayda görüyorum. Law ve Murray gittikten sonra Felton ve Augustin’in arkasında top getirebilecek kimse kalmadı, Mike James’i alabilirsek güzel olur ama o da Miami’ye yakın görünüyor. D-League’den de olsa birilerini alabiliriz umarım.

Yazıyı sonuna kadar okuma sabrını göstermiş saygıdeğer okuyucular yazıda başlıkla ilgili hiçbir şey bulamadıklarına şaşırmasınlar, yok çünkü. İçinde bulunduğum ruh halinde bu yazıyı yazabilmem bile mucize ya, neyse. Koyacak uygun bir başlık bulamadım açıkçası. En sonunda Günter Grass’ın 2. Dünya Savaşı öncesi (Danzig) ve sonrasını (Batı Almanya) anlatan bu harika kitabını buradan anıp okumamış insanlara tavsiye etmek, akıllarının bir köşesine yerleştirmek istedim. Bütün bu yazıda yaptığım gevezelikten çok daha yararlı bir şey yapıyorum belki de, umarım öyledir…

Sağlıcakla kalın…

--ДАВАЙ ЛЕНА--