mr. highriser
Kemal BUDAK

NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ


COURTSIDE

Kendi Kendinin Zebânisi

kemalbudak@hotmail.com
23 KASIM 2005, ÇARŞAMBA

“Dur, hemen bir şeyler karalama çok sinirlisin. Hislerin, akıl ve mantığının önüne geçebilir. Arayı biraz aç, öyle yaz” dedim kendi kendime Avrupa Şampiyonası'ndaki Almanya mağlubiyetinin ardından. O öfkeyle zehir zemberek bir yazı yazmak kimseye fayda sağlamazdı. Facianın üzerinden kaç gün, kaç hafta geçti bilmiyorum, oturup da parmak hesabı yapacak değilim. Ama görünen o ki, bende pek bir değişiklik yok. O halde buyurun soğuk yiyelim şu dikenli çalıyı...

Açıkçası söylenecek yığınla şey var; fakat 10–15 sayfa yazsam bile, yine bazı şeylerin eksik kalacağının farkındaymışım gibi geliyor bana. Zira başımıza gelen öyle bir felaket ki, bazen buna “rezalet”, hatta daha da ileri giderek “hıyanet” diyesim geliyor. İçimi dökmeden evvel bazı arkadaşlarca çok iyimser görülen bir önceki yazımın kötümser taraflarını kör gözlere göstermek istiyorum:

"... Elbette bütün bu güzelliklerin yanında, bizi havaya sokmayacak bazı gerçeklere de temas etmeden geçemeyeceğiz. Savunmamız özellikle final maçına doğru gittikçe yükselen bir performans gösterdiyse de ara sıra alarm veriyor ve çok kolay basketler yiyoruz. Duygusal yapıdaki Türk oyuncusu, bir-iki hatadan sonra su koyuverebiliyor. Yine de biliyoruz ki Tanjeviç'in sisteminde bu sorun aşılabilir, ne de olsa bu elemanların her biri pek çok kez milli formayı terletmiş kişiler.

Ayrıca bazen hücumda eskisi gibi çok durağan bir görüntü çizebiliyoruz. Bu da her zaman olan bir şey değil. Bir de serbest atışlarımız kimi zaman felaket olabiliyor, ki bu da her vakit görülmüyor. Ne var ki, 'bazen', 'kimi zaman' gibi kelimeleri bu kadar sık kullandıktan sonra korkum o ki, bu eksilerimizin hepsinin aynı maça denk gelmesi bizi çok üzecek sonuçlara götürebilir. Bu görüşe karşı da "Allah korusun" diyor ve Avrupa Şampiyonası'ndaki gerçek şansımıza değinmek istiyoruz. ..."

Yukarıdaki iki paragraf, adeta olması muhtemel, olacağından endişe edilen; ama gerçekleşmemesi temenni edilen gerçekçi bir tahmini içeriyordu; çünkü bundan önceki iki turnuvada (Indianapolis ve Avrupa Şampiyonası) bunun alarmı verilmişti. Mini Dünya Kupası bize ne de çabuk unutturmuştu önceki iki turnuvayı. resmen gafil yakalandık; fakat lütfen söyleyin, kim bu kadar berbat bir sonuç alacağımızı tahmin ediyordu içimizde? Veya kim tahmin edip de bunu açıkça dillendirme cesaretini gösterebiliyordu? El-cevap: Hiç kimse. Dolayısıyla şimdi kimse çıkıp da “Hani madalyayla dönecektik? N'oldu bu takıma? Ben biliyordum zaten böyle olacağını” demesin. O korkudan bizde de az-çok vardı; ama istemiyorduk. O eksilerin hepsi hem de birkaç farklı maçta denk geldi. Ama burada teknik analiz yapmak istemiyorum; zira yara çok daha derinlerde. Yok efendim, esas söyleyeceklerime gelmeden evvel son bir kez daha geçen yazının son kısmına bakalım:

"... Efes Mini World Cup'taki şampiyonluğumuz, "Avrupa Şampiyonluğu neden olmasın ki?" sorusunu akıllara getirebilir. Evet olabilir, mümkündür, kuvvetle de muhtemeldir amma ve lakin; bir kere bu turnuvada bize her daim ters gelen LİTVANYA, Nowitzki'nin sürüklediği ALMANYA ve sadece Gasol'a bağlanmayacak kadar kaliteli bir takım olan İSPANYA YOKLARDI.

Ayrıca SIRPLAR da orada KENDİ SEYİRCİLERİ önünde, bu sefer HAKEM DESTEĞİNİ arkalarında daha da ciddi hissederek oynayacaklar (İnşallah Yugoslav mafyası devreye girmemiştir!).

Genellikle her turnuvaya bir parça underdog olarak çıkan İTALYA da turnuvayı bizden üstte bitirirse şaşırmam; çünkü onlar tam bir turnuva takımı. Eh, SLOVENYA, yenemediğimiz RUSYA ve FRANSA da yabana atılacak ekipler değil. ..."

O Litvanya kesinlikle eski Litvanya değildi nitekim çeyrek finalde gördük. Almanya tek Nowitzki'yle devirdi bizi. Karşımıza İspanya çıksa onlar da tokatlardı. Fransa ise hiç İstanbul'daki Fransa'ya benzemiyordu her nedense. Adamlar madalyayla döndü.

Bir kere milli takımın içinde olmadığım için yaptığım yorumlar duyduklarıma, okuduklarıma ve sahada izlediklerime dayanıyor, ki çoğumuzun öyle. Bizim elemanların çok kardeşçe tavırlar sergilediklerine dair haberleri duyunca ve üstüne üstlük birbirine düşman olarak bildiğimiz oyuncuların Mini Dünya Kupası'ndaki göz yaşartacak dayanışmasını görünce sazan gibi atlayıverdik, meğerse içeride ne kazanlar fokurduyormuş.

15 günde nereden nereye

Yani anlayamıyorum savunmada ve hücumda makine düzeninde işleyen takım nasıl oluyor da 1-2 hafta içinde Bulgaristan'ı bile yenerken ecel terleri dökecek hale geliyor. Burada aklımıza “İyi de biz duygusal davrandığımız için takımımızı madalyalık görüyorduk, hâlbuki onlardan köy-kasaba olamayacağı belliydi” türünden düşünceler gelebilir. İyi de o halde neden hoopshype.com sitesinde takımlar ve oyuncular tek tek tanıtılırken ve sıra Hidayet'teyken “Can he take Turkey to the medal?” yani “Bakalım Türkiye'yi madalyaya taşıyabilecek mi?” gibi yorumlar yapılıyordu? 'Potansiyel' dediğimiz ve bir türlü kinetiğe çeviremediğimiz şu illetin bizde fazlasıyla olduğunun herkes farkında. Ne diye o halde birbirimizle kavga etmekten ilerleyemiyoruz ey ahali. Hani meşhur fıkra var ya durumumuz onu hatırlatıyor: Cehennemde her ülkenin çukuru ve çukurun başında o ülkenin insanları kaçmasın diye bir zebani varmış. Bizim Türklerin çukurunun başında ise zebani falan yok. Soranlara verilen cevap ise şöyle: “Onlara zebani koymaya falan gerek yok, zaten içlerinden birisi kaçmaya kalksa diğerleri paçasından tutup onu aşağı çekiyor.”

Yugoslavların 5-10 sene önce kupalara ambargo koymasında birbirinden nefret eden Djordeviç ve Daniloviç ikilisinin payı yok mu? O ikisinin birbirine gösterdiği saygıyı bizim oyuncularımız niye gösteremez ki acep? Çok şey mi istiyoruz sizden? Her başarısızlığın ardından birisini kurban etmeyi sevdiğimiz için bu sefer de Mehmet Okur - Mirsad Türkçan ikilisini ortaya attık. Haydi oynayın bakalım. Size para takacağız.

Tamam, Mehmet tam anlamıyla felaketti. Hatta benim oyuncuları öven yazımda bile "kendini fazla zorlamadı" türünden ifadelerle alarm vermeye başlamıştı zat-ı muhterem; ama o kadar iyi performansın yanında önemsememiştik onunkini.

Mehmetciğim, bu istatistiklerin aynısını birkaç maç üst üste Utah'ta göstersen (mesela 4 maç) Sloan Amca sana benchi ısıtma vazifesi verir mi vermez mi? Ya sen Hidayet, bu kadar şut kaçırsan sana bir daha bu kadar bol şut kullandırırlar mı Magic'te? Senin ne eksiğin var Parker, Giricek hatta Nowitzki gibi adamlardan? Yetenek olarak yok; ama galiba takımda gıcık gittiğin adam sayısı fazla veya ne bileyim bir sürü derin devlet meselesi. Sene boyunca en az 70-80 maç oynayıp o yorucu temponun ardından bir de 1-2 aylık milli takım kampına katılıyorsunuz fedakarlık ederek Mehmet'le beraber. Madem o kadar zamanınızı öldürdünüz, o halde çıkıp adam gibi oynasanıza topunuzu. Milli takımı reddetmeniz, inanın şu performansın ardından uğrayacağınız eleştirilerden bence daha onurlu olurdu. Ama olsun, bundan böyle milli takımı reddetmek için güzel bir sebep var artık elinizde. Bu şampiyona iyi bir altyapı oluşturdu bunun için. Fakat kahretsin ki 3 numarada senin ayarında bir oyuncumuz yok ve biz ne yapıp edip yine sana muhtacız. Senin basketbol yeteneklerine duyduğum saygıda azalma yok; ama o yeteneklerini göstermede sınıfta kalıyorsun be birader. Böyle kahvehane ağzıyla konuştuğum için herkesten özür diliyorum; lakin bir tane oyuncusunu bile Ülker'e veya Efes'e layık görmediğim Yunanistan'ın şampiyon olması içimi yakıyor.

Tanjevic'in rolü

Tanjeviç ise apayrı bir âlem. Geçen yazıda Tanjeviç'e ayrı bir paragraf açmamıştım, iyi ki de açmamışım. Gerçi bir-iki yerde “Tanjeviç'in sisteminde bu sorunlar aşılır” mealinde bir şeyler söylemiştim. Nitekim gözlerim beni yanıltmıyordu ve nihayet Türkiye 10 adamlık eli yüzü düzgün bir rotasyon yakalamıştı. Kimse süreyi dert etmiyor görünümündeydi. Ne olduysa sonra oldu, Tanjeviç süre dağılımında abartılı işler yaptı ve maç içinde harika bir form yakalayan oyuncularımızı resmen bahçıvan gibi budadı. Nasıl oluyor da yıllardır bir arada oynayan ve 1-2 aydır da kampta birbirlerinden ayrılmayan bu oyuncular, birbirleriyle ilk kez oynuyormuşçasına pas hataları, yanlış şut seçiminde bulunma gibi gülünç şeyleri sahneliyorlar? İşin daha da tuhafı, bu adamların içlerinde bazıları bazılarını sevmiyorsa, nasıl oluyor da birbirlerine yıllardır sabır gösteriyorlar ve birlikte aylarca kamp yapıyorlar? Hayır, madem öyle bir sabır gücü vermiş Allah size, o halde maç sırasında 40 dakika daha sabretsenize birbirinize... Reha Erus'un Tanjeviç ilk kez milli takımdaki görevine getirildiğinde Fanatik Basket'teki zehir zemberek yazısını okumuş ve “Bu adamın beğenmediği oyuncularda mutlaka bir 'şeylik' çıkıyor, galiba Tanjeviç'te de bir şeyler var" diye düşünmüştüm. Erus o yazıda Tanjeviç'e “esnaf mantığındaki hoca” falan diyordu. Mini Dünya Kupası'ndan sonra içimden “Erus bu sefer baltayı taşa vurdu” diyordum ki, sağolsun Tanjeviç lafımızı ağzımıza tıkadı. Neden hep haklı çıkıyorsun ey Reha!

Bizi birileri mi kandırıyor, kendimiz mi?

Turgay Demirel'in Tanjeviç'i sahiplenmesi ise 20. ve 21. yüzyılda hemen hemen her insanda yeterli miktarda bulunan ego ve gururun ufak bir yansımasından başka ne olabilir ki. Mantık şöyle işliyor: “Bu adamı ben göreve getirdim. Hata yapmış olamam. Ama ortada da bir başarısızlık var. O halde oyuncuları öne itip problemin hocadan kaynaklanmadığını ispatlamam lazım. Yanlışlık benden kay-nak-la-na-maz.”

Takım öyle bir kaynayan kazan olmuş ki, menajer bile ara sıra ağzından bir şeyler kaçırıyor; ama daha ileri gidemiyor. Herkes eteğindeki taşları dökse anlayacağız olup biteni; fakat kimse konuşma taraftarı falan değil. Sonra da “Yok efendim 5-sayılık isabetimiz %15'in 1,5 puan üstünde olsaydı dört takımı da dize getirirdik, bonus olarak da yarı final hediye ederlerdi” türünden istatistik avcılığı yaparak kendimizi kandırıyoruz (buna ben de dahilim). Bunları da geçelim…

Peki, nasıl hallolacak bu dert? Dedik ya, yara o kadar derinde ki, nereden tutarsan tut elinde kalıyor. Bence hedef 2008 falan olmamalı, oraları direkt pas geçip kendimizi ev sahipliğini yapacağımız 2010'a hazırlamamız lazım. Milli takımdan usanan oyuncuları biraz dinlendirelim, hiç çağırmayalım. Ne zaman gerçekten özlediklerini hissederler, kendileri gelir. Ne de olsa ne kadar kötü oynarlarsa oynasınlar yerleri hazır ve nazır. Bütün oyuncuları 2010 yılında olacakları yaşa göre değerlendirerek hazırlamalıyız, tabii ki antrenör değişikliğini unutmadan.

Türk ekolü değil, Türk tarzı!

Şuraya kadar okuduklarınızın benzerlerini başka yazılarda görmüş olabilirsiniz. Aklın yolu bir. Yoldan birkaç kişi toplasanız ve bu minvalde yazı isteseniz, yazacakları fazla farklı olmaz. Hayır biz milletçe bu basireti elde ediyoruz da, neden yetkililerin basireti bağlanıyor orasını anlayamıyorum. İflasımızı görmek istiyenler Ermal'ın doping vakasına (ki zannetmiyorum Ermal böyle bir şeye tenezzül etsin) bakabilir.

Öte yandan ne futbolda, ne basketbolda, ne de başka bir takım oyunu dalında 'sistem' namına kendimize has geliştirdiğimiz bir şey yok. Basketbolda Türk sistemi veya ekolü deyince aklınıza Yugoslav ekolü, Rus ekolü veya İtalya sistemi gibi bir şey geliyor mu? Benim aklıma sadece gaza geldiğinde biraz kıpırdanan, onun haricinde serbest atış kaçırma rekortmeni, hücumda herkesin birinin eline baktığı, canı isterse oynayan, gazozuna maç ve kupaları seven, rakiplerinin hiçbirini tanımayan, onu bırakın daha kendini tanımaktan aciz bir takım geliyor. Takımın hücum yetenekleri en kısıtlı oyuncusu olan Kaya Peker'in (savaşçılığına bir şey diyemem) dört maçın birinde en skorer, diğerinde ise en skorerlerden biri olması bile tek başına içine düştüğümüz sistemsizlik anaforunu açıklamaya yeter de artar bile.

Peki bütün bunlardan milletçe ders çıkarabiliyor muyuz? Buna da koca bir “Maalesef” demekten başka bir şey elimizden gelmiyor. Yugoslavlar'ın koçu daha soyunma odasında istifasını verirken, bizde bu hezimet-facia karışımı olay unutulur, geleceğe büyük umutlarla bakılır. Demeçler hep “Bu turnuvayı (maçı) kaybettik, önümüzdeki maçlara bakacağız” cümleleriyle süslenir ve gerçekten de hep ileriki maçlara bakılır; ama sadece bakılır…

Bakmaya devam ediyoruz düştüğümüz çukurdan.