mr. highriser
Kemal BUDAK
MVP'ye Dair Edilesi Birkaç Kelâm

Bu yazı, Suns-Lakers serisinin bitişinden hemen sonra ve Nash'in MVP seçilmesinden birkaç saat önce yazılmıştır. İçindeki fikirler itibarıyla da yaklaşık 15-20 güne dayanan bir mazisi olup çeşitli 'yoğunluk' ve 'üşengeçlik' bahaneleri sebebiyle bugüne kadar sarkmıştır.

Okuyacaklarınız, başlıktan da anlaşılacağı üzere, bugünlerde playoffların yanı sıra en çok konuşulan mevzu üzerine olacak. Her sene olduğu gibi yine, hemen herkesin kendi seçimini haklı göstermek gayesiyle meseleye başka bir zaviyeden bakacağı bir ortamdayız. Bu sebepten ben de haklılığımı ispat etmek için (!) bin takla atacağım.

Nash, Kobe, Nowitzki ve LeBron isimlerinin bu sene en çok ön plana çıkanlar olduğunu görüyoruz. Bu noktada belki azımızın dikkatini celbeden bir husus varsa, o da, Nash ve Nowitzki'nin üç sene önce aynı takımda oynuyor olmalarıydı. O halde ne oldu da, MVP kalibresine sahip bu iki oyuncu takımlarına yüzük kazandıramadılar? Belki de oyun tarzları birbirine zıt idi ve bir arada bulunmaları, kişisel olarak daha fazla ileri gitmelerini engelliyordu. Birbirlerinden ayrılır ayrılmaz coşmaya başladılar. Neyse, konumuz bu değil. Bu dört adayı ben de kendi içlerinde sıraladım, yazıyı daha derli toplu bir hale getirebilmek için…

4) Nowitzki

Dirk, bu adaylar arasında supporting cast'i en güçlü olanı olarak karşımıza çıkıyor. Dikkat edilirse bu seneki MVP adayları, kendilerine yardım edenlerin çok da iyi olmadığı ve ligde en tepede bulunmayan takımlardan çıktı. Bu nedenle Billups, Duncan ve Shaq (Wade) gibi oyuncular çabuk elendi. Yine aynı nedenle Nowitzki'yi 4 numaraya koydum. İstatistikleri hiç fena değil, takımının da bir numaralı skor seçeneği ancak yanındaki yardımcılar gayet kallâvi. Terry, Josh, KVH, Stack ve hatta Marquis (daha pota altındaki caydırıcı kuvvetleri saymadım; Diop, Dampier) gibi oyuncular Dallas'a inanılmaz bir güç katıyor. Ayrıca Dirk takımın hücumdaki sembolü olsa da, savunmadaki semboller Avery Johnson (hak etiği ödülü aldı) ve Josh Howard'dır. Dallas bu sene bu kadar galibiyeti hücumuyla değil savunmasıyla elde etti ve savunması çok etkili olmayan Dirk'e MVP'yi vermek de Koç Avery'ye haksızlık olurdu. Unutmadan, sayı ortalaması yarım puan artan Nowitzki'nin diğer dört ortalaması (ribaunt, asist, blok, top çalma) geçen seneye göre daha düşük.

3) LeBron

Gelişimini sürdürdü.
Bu iki kelimeyi yeteneklerini keşfedip potansiyelini kullanma ve tecrübe anlamlarında yolun başındaki bir oyuncu için söylediğinizde çok vurucu olmayabilir; ama LeBron gibi çok çabuk zirvelere (en tepeye değil!) çıkmış bir oyuncu için kullandığınızda, ister istemez takdir ve hayranlık karışımı hisler uyandırıyor.

LeBron'u zirveye çıkarmamamın sebebi kesinlikle “Yaşı daha küçük, ileride nasıl olsa bol bol MVP olur” mantığı değil. Hak ediyorsa, 18 yaşında bile olsa vereceksin bu ödülü. Ve gerçekten de sezon içinde sıklıkla MVP kalibresinde işler yaptı. Fakat LeBron'dan istediğimiz biraz da şuna benziyor: Hani çok güzel bir yemek yaparsınız da, birine tattırdığınızda, “Harika olmuş ama çok az daha tuz katarsan kusursuz olacak” der ya, onun gibi bir şey. Açıkçası 'mükemmel'lerin yanında 'çok çok iyi'yi ön plana çıkarmak insanın içinden gelmiyor. Genel olarak baktığımda da, yüzde 95 Nash-Bryant ikilisinin bir adım önde olduğunu görüyor ve LeBron'un da, bir fırın olmasa da, en azından birkaç tane daha ekmek yemesi gerektiğini düşünüyorum.

Bunun dışında, LeBron-Jordan kıyaslamalarında, Jordan'ın kariyerinde en fazla 6,9'luk sezon ribaunt ortalaması yakaladığı yazılmış, ancak MJ'in 1988-89 sezonu ortalamaları tam olarak 32,5 sayı, 8 ribaunt, 8 asist, 2,89 top çalma ve 0,8 bloktur. Hemen tabloya dökelim:

Jordan 1988-89

LeBron 2005-06

Kobe 2005-06

SAYI

32,5

31,4

35,4

RİBAUNT

8

7

5,3

ASİST

8

6,6

4,5

TOP ÇALMA

2,89

1,56

1,33

BLOK

0,80

0,84

0,33

Jordan her kategoride LeBron'dan üstün (beş santim daha uzun olan ve forvet oynayan LeBron'un 0,04'lük blok fazlalığını görmezden gelebiliriz zannımca).

Bir diğer istatistik de, Jordan'ın bu ortalamayı %53'lük bir şut isabet oranıyla yakalaması (bu istatistiğe Jordan'ın %27'lik felaket üçlük isabeti de dahil, onu çıkardığımızda %55'i buluyor neredeyse). LeBron %48'le yakalamış bu ortalamayı. Kobe ise %45 ile. MJ, %2'nin bile çok önemli olduğu bir ligde %5-8 fazlalıkla gerçekleştirmiş, ki bu fark ciddi bir sayı.

Öte yandan, Jordan'ın 37,1 sayı, 5,2 ribaunt, 4,6 asist, 2,88 top çalma ve 1,52'lik blok olan 24 yaş istatistikleri, Kobe'nin yukarıdaki tabloda yer alan bu seneki 28 yaş istatistiklerinden çok iyi. Jordan tablodakileri 25-26 yaşında yaptı. LeBron belki o yaşa gelince çok daha göz alıcı istatistiklere sahip olacaktır; ama birkaç ekmek daha bitirmek şartıyla… (Daha geniş bir LeBron değerlendirmesi ve ileride bu çocuğun olacaklarına yönelik ipuçları için bkz. "Bizim Çocuk", Ligin Geleceği başlıklı yazım.) Bu arada LeBron'un 35-7-5'lik ilk playoff istatistikleri (şimdilik ilk tur itibariyle), Jordan'ın 29-6-8'lik ilk playoff istatistiklerinden çok daha iyi.

Öte yandan LeBron'un 'yardımcı oyuncular' alanında da Kobe'den daha talihli olduğunu söylemekte bir mahzur görmüyorum. Sezonun yarısında sakat olsa da Hughes, sonradan katılsa da Ronald Murray, istikrarsız olsa da Gooden, belli bir kalitenin üstünde oyuncular. Eh, ligin en iyi pivotlarından Ilgauskas'ı ve en tecrübeli oyun kurucularından Snow'u da (bkz. playoff performansı) unutmadık. Yedekte ise ligin en iyi dış atıcılarından Damon Jones (bkz. ilk turdaki altıncı maç), Gooden'ın panzehiri -yani onun istikrarsızlık sorunlarını ortadan kaldıran- Marshall ve yüreğiyle savaşan Varejao'yu da katmak lazım işin içine. Çoğu istikrarsız olsa da, kaliteli bir ekip var LeBron'un arkasında.

Bütün bunları LeBron'u aşağılamak için söylemiyorum. Kendisini ne kadar sevdiğimi, bilen bilir.

2) Kobe

İşte benim MVP adayım.
Gerçekten de kendisi benim MVP adayımdır. Diyeceksiniz ki, “O zaman neden iki numaraya koydun?” Onun da cevabı, hemen aşağıdaki 'Nash' ara başlıklı bölümde. Çok merak eden, bu bölümün geri kalanını okumadan aşağı geçiş yapabilir.

Kobe gerçekten de inanılmaz işler yaptı. Leblebi gibi sayı attı. Ama en önemlisi, 'başarılı ama herkesin nefret ettiği yıldız' statüsünden, 'başarılı ve sevmeyenlerin dahi saygı gösterdiği yıldız' statüsüne geçiş yaptı. Tebrik ediyoruz. Ancak istatistiklerini tek başına gerçekleştirse de, takımı buraya tek başına getirmedi.
(Fotoğraf: Noah Graham / NBAE / Getty Images)

Öncelikle Phil Jackson ağırlığını koyarak takımı istediği felsefede oynattı. Tabiri caizse, sinekten yağ çıkarırcasına her oyuncusundan verim elde etti. Playoff performansını saymazsak Smush Parker'ın gözle görülür yükselişi ve tabii ki Lamar Odom faktörü. Odom'un varlığı hem içeriden hem dışarıdan rakipleri çok rahatsız etti. %37 isabetle attığı üçlüklerin yanında, aldığı 10 civarı ribaunt ve yaptığı 5,5 asist, Kobe'den arta kalan bütün pis işleri yaptığını gösteriyor. Odom şu an tabii ki bir Pippen değil. Belki asla da olamayacak. Ama müsaade edin de burada bir paragraf açıp şöyle bir çelişkiyi aydınlatayım:

Bazı Amerikalı yazarların Pippen'ı hiç sevmediğini biliyorum. Onun Jordan'ın sayesinde böyle olduğunu söyleyen hiç de az değil. Ama işin tuhafı, yine aynı kişiler, Kobe'yi öveyim derken Odom'u yerin dibine batırıyor ve onun bir Pippen etmediğini söylüyorlar. Hani Pippen bir işe yaramazdı? Şimdi Odom'u batırırken Pippen'dan destek almak ne kadar ahlaki? İşin tuhafı yine aynı mantık çerçevesinde “Phil Jackson işe yaramaz biri... Jordan, Shaq gibi oyuncular sayesinde şampiyonluk kazandı” diyenler de, bu sefer sırf Kobe'yi kötülemek için, "Kobe değil, Phil yaptı" diyorlar.

Kobe ve Jackson bence eşit başarıya sahipler ve bu eşitlik ne Kobe'nin MVP'yi kazanmasına, ne de Phil'in Yılın Koçu seçilmesine vesile oluyor. Kendimi iki zıt görüşün ortasına konuşlandırıyorum. Kobe'nin hayranı değilim. (Bu, ondan nefret ettiğim anlamına gelmiyor. Bazı özellikleri hiç hoşuma gitmese de, ona saygı duyuyorum. Bunu anla[ya]mayan Kobeseverler Derneği'nin bir grup elemanı beni nefretle suçluyorlar. Halbuki doğada sadece siyah ve beyaz renkler yoktur. Mesela gri denen bir ton vardır. “Az sevmek” veya “biraz sevmemek” gibi ifadeler, “nefret etmek”, yahut daha komiği “kıskanmak” manasına mı gelir acep? Bu mevzu da, geçen yazının sonunda belirttiğim ve ileride yazmayı düşündüğüm “Eleştiri Kültürü” yazısının konusu olduğu için, uzatmadan bitirelim.) Evet hayranı değilim ama yaptıklarını takdir ediyorum. Hele Suns serisinin dördüncü maçında son saniye sayısından sonraki sevinişin benzerini, Jordan'ın ikinci dönüşünden sonraki günlerde Atlanta'ya karşı The Omni'de; ve hatta aynısını da, Utah Jazz final serisinin ilk maçında son saniye ikiliğiyle Utah'ı yıktığı maçta yaşadığını hatırlıyorum. Kobe geç de olsa olgunlaşmaya başladı. Bu bence ona pahalıya patladı zira 'Jordan olma' trenini kaçırdı. Elbette en büyüklerden biri olacaktır ama önce şu sözlerimi dinleyin:

Şu an NBA'de no-touching-on-the-perimeter kuralı vardır; yani üçlük çizgisinin civarlarında dokunma yasağı. Bunun faydasını, Kobe başta olmak üzere LeBron, Iverson, Wade fazlasıyla görüyorlar. Kobe'nin, Jordan'ı bırakın, Jerry West seviyesinde olmadığını düşünen yazarlar var. (Diyeceksiniz ki “İki saattir 'yazarlar, yazarlar' diyorsun, kimmiş bunlar?” Hemen söyleyeyim: Mesela Dennis Hans.) Bunun sebebi ise Kobe'nin West kadar iyi bir savunmacı olmadığı ve eğer zamanında top çalma istatistiği tutulsaydı West'in onca sayısının yanında 'tüm zamanların top çalma kralı' olacağı da ifade ediliyor. Bu yoruma da kısmen katılıyorum. Bir de şu istatistiklere bakalım:

sezon
Jordan
Bryant
sezon
86-87
87-88
88-89
89-90
90-91
91-92
92-93

37 sayı - %48
35 sayı - %53
32 sayı - %53
33 sayı - %52
31 sayı - %54
30 sayı - %51
32 sayı - %49

22 sayı - %46
28 sayı - %46
25 sayı - %47
30 sayı - %45
24 sayı - %43
27 sayı - %43
35 sayı - %45

99-00
00-01
01-02
02-03
03-04
04-05
05-06

Rakamlara baktığımızda, Kobe son yedi sezonunda 30 sayı ortalamasını sadece iki kez geçerken (biri tam 30), Jordan hiç 30'un altına düşmemiş. Ancak daha ilginci, Jordan'ın %48'in altına inmeden beş sezon üst üste %50'nin üstünde bir şut isabetine sahip olmasına karşılık, Kobe'nin %47'yi bile (aslında %46,9) zor bulmasıdır. Az önce de söylediğimiz gibi bunlara üçlükler dahildir ve Jordan'ın üçlüğü pek de iyi değildir. Bilmeyenler için ufak bir hatırlatma: FG (Field Goal) denen istatistik, hem iki, hem de üç sayılık, yani tüm şutları kapsar. Bu nedenle Jordan'ın ikilik oranı daha da yükselir, tabii Kobe'nin de.

Jordan bu rakamlara 24-30 yaşları arasında ulaşırken, Kobe 22-28 yaşları arasında ulaşmış. Bunun dışında, bu yılların tamamında Jordan'ın ribaunt, asist, top çalma ve blok rakamları daha yüksek. Demek ki Kobe, Jordan'ın ayarında değil. Burasını biraz açayım:

Yüzdeler arasında bazen 10 puana varan farklar, hiç de azımsanacak rakamlar olarak gözükmüyor. Üniversite sınavında bir yanlış bile araya binlerce kişiyi sokuyor. Kaldı ki Jordan bu istatistikleri elde ettiği yıllar içerisinde sadece 87-88, 90-91 ve 91-92'de MVP oldu. Dikkat edilirse 37 sayı ortalamayla oynadığı sene MVP olamamış ve işin tuhafı, Jordan'ın Chicago'yu playoffa sokamadığı sene yok. Buna Pippen öncesi dönem de dahil. Gerçi o zamanlar ilk turda elenmişlerdi ama rakipleri ligi şampiyon veya finalist bitirecek Bird'lü Boston'du, Jordan da 63 sayı attığı ve hâlâ Playoff Rekoru olan maçı o dönemde oynamıştı. İşin özeti, hoşumuza gitse de gitmese de takım başarısı da burada çok önemli ve bir oyuncunun MVP seçilmesi için takımının playoff yapması yeterli bir kıstas değil.

Peki Lakers bu sene başarılı mıydı? Evet; ama çok değil. En azından Suns daha başarılıydı. 54 galibiyet ile 45 galibiyet arasındaki dokuz galibiyetlik fark, playoff klasmanında en az beş-altı sıra oynattırıyor. Öte yandan, sezon başında ben Lakers'ın playoff yapamayacağını ama playoff savaşını en azından son birkaç haftaya kadar kovalayacağını tahmin ediyordum. Playoffa girerek beni yanılttılar. Bu bir başarıdır; ama bunda, iki sene öncesini mumla arayan berbat Minnesota'nın, sakatlık şampiyonu Houston'un ve geçen sene konferans yarı finaline kadar çıkarak Spurs'e kan kusturan Seattle'ın bu seneki kötü performanslarının payı yok mu?

Şunu itiraf edelim: Batı eski gücünde değil. Nerede iki üç sene önce Lakers, Sacto, Minnesota, Dallas, San Antonio'nun 60 galibiyet civarında gezindikleri ve "Batı şampiyonu, aynı zamanda NBA şampiyonudur" deyimini yerleştiren güçlü Batı konferansı, nerede Spurs'ün bile birinci olmasına rağmen eleştiriden nasibini aldığı ve Detroit Pistons'ın en büyük favori görüldüğü günümüzdeki durum… Sacramento bile Artest sayesinde toparlandı da, son anda kapağı atarak Katrinazede New Orleans'ın veya dört forvetli Utah'ın playoffa girmesini önledi. Hele Utah ve New Orleans'ın olmadık maçları kaybederek playoff'u Sacto ve Lakers'a ikram etmelerini uzun süre unutmayacağız.

Öte yandan, 50 galibiyeti geçmek gerçekten zor bir olaydır ve konferansınızın gücü ne olursa olsun, bu sizin belli bir güçte olduğunuzu kanıtlar. Doğu ve Batı'da bunu bu sene sadece altı takım yapabildi toplamda. %50 galibiyet oranını yakalayan veya o civarlarda gezinen takımlara bir bakın. Bunu yapabilmenin çok da büyük bir başarı olmadığını göreceksiniz. Ama tabii bu Lakers'ın başarısız olduğu anlamına gelmez. Aslında işin nirengi noktası da burası: Sene başında herkes Lakers ve Suns'un playoff yapacağından şüpheliydi. "Yapsalar bile son sıradan yaparlar" diyorduk. Lakers'ın son sıralardan yapması (Sacto eğer Artest'i erken takas etse, dördüncü-beşinciliğe kadar giderdi) ağzımızı açık bırakmadı; ama Nash'li Suns'un bu kadar galibiyet alarak konferans birincisi olması, en kaliteli otoritelerin rüyalarına bile girmeyecek türden bir hadiseydi.

Bu kısmı biraz fazla uzattık farkındayım ama en azından Nash ve Takımı için diyeceklerimizin bir kısmını da burada söylemiş olduk.

1) Nash

Evet, Nash bu ligin MVP'si falan değil, bence MIP'si.
Buradaki 'I' harfi, "gelişme kaydeden" manasına gelen “improved” kelimesinin baş harfi falan değil. Peki ne? Invaluable. Bu kelime, “paha biçilemez” anlamına geliyor. Hemen sanılabileceği üzere, “valuable” kelimesinin zıddı ("değersiz") falan değil yani.

Nash gerçekten de “supporting cast”, “partner”, “franchise player”, “overpaid”, “role player”, “bench player”, “garbage time player”, “clutch (veya crunch time) player” ayrımı yapmaksızın her türlü oyuncuyla aynı uyumda oynuyor. Hatta çoğunu bir üst seviyeye taşımayı başarıyor.

Joe Johnson'la bir sene oynadıktan sonra Johnson'un bu sene Atlanta'da maksimum kontrata imza attığı hepimizin malumu. Amare gibi bir franchise player'ın Nash'siz etkinliğinin nasıl azaldığını da geçen sene sezon içinde görme fırsatımız oldu. Quentin Richardson'un geçen yılki sharpshooter mertebesinden inerek bu sene New York gibi zayıf bir takımda süre bulma sıkıntısını neyle açıklayacağız? Role player görünümündeki Raja Bell'i ilk beşe monte ederken, geçen sene çok süre bulamayan Barbosa'yı etkili bir silah haline getirirken, Atlanta'da garbage time oyuncusu olmaktan öteye gidemeyen Diaw'ı triple-double tehdidi haline sokarken, overpaid damgasını alnının her zerresinde hisseden Tim Thomas'ın da canını dişine takmasını sağlarken, Nash'in geliştirici ve belirleyici katkısının varlığını görmezden gelmek uygun olmaz. Elbette başka sebepler de var bu oyuncuların bu performansı göstermesinde. Mesela Tim Thomas, minimum ücretle oynuyor ve kontrat beklentisi içinde. Ancak o da biliyor, önceden imzalayıp da hakkını veremediği maksimum kontratı bir daha almayacağını. Bu yüzden, birkaç yüzbin dolar için bu kadar kendini yırtmasının normal şartlarda bir manası yok. Açıkçası Nash, tıpkı Kidd gibi, birlikte oynadığı oyuncuların basketbol oynama iştahını açıyor.
(Fotoğraf: AP Photo / Paul Connors)

Bir de Nash'in iki kez üst üste MVP seçilme konusu var: “Bundan öncekiler birer efsaneydi, Nash'in haddine mi canım iki kez üst üste seçilmek? Böyle şey istemezük” diyerekten birtakım iddialarda bulunmak da tuhafıma gidiyor. Şöyle düşünelim: Duncan, Jordan'dan daha mı iyi? Peki ya Abdul-Jabbar, Wilt, Magic ve benzerlerinden daha mı iyi? Hiçbirinden daha iyi değil. Duncan seçilirken de, acaba o zamanlar Duncan için “Yahu Duncan bunlardan hangisinden iyi?” denmiş midir? Zannetmiyorum. Demek ki artık Jordan, Wilt, Kareem, Magic kalitesinde adamlar gelmiyor. Bu sözlere tabii ki kısmen ben de katılıyorum. Mesela Jason Kidd hiç MVP almamasına rağmen Nash'ten daha büyük bir oyuncudur bence. Bunda ahalinin çoğunluğunun imzası vardır. Ne var ki Kidd; Duncan, Shaq, Garnett gibi oyuncuları en iyi dönemlerine denk geldi ve dürüst olmak gerekirse Duncan'ın ilk MVP'sinde ödülün hakkı Kidd'e aitti.

Peki, ne oldu da Nash'te böyle oldu? Siz buna ister kaderin bir cilvesi deyin, ister konjonktür deyin. Neticede en çok hak eden alacak bu ödülü.

Suns'ın oyun sisteminden ötürü Nash'in devasa istatistiklere sahip olduğunu iddia edenlere ise iki yönden yaklaşabiliriz:

1- İstatistiklere bakarsanız, Phoenix rakiplerinden daha fazla şut kullansa da, ölçüt bu değil şut yüzdesi olmalıdır ve Suns bu kategoride lig birincisi. Neticede önemli olan çok şut kullanmak değil, bunları yüzdeli bir şekilde değerlendirmek. Allahaşkına, senenin çoğunu tamamı 2,04-2,05'ten kısa adamlarla tamamlamak zorunda kalan bir takımın ne yapmasını bekliyorsunuz? İçeri omuz atarak Kareem gibi sky hook sallamasını mı? Gerçekçi olalım.

2- "Devasa istatistik" diyenler, Oscar Robertson, Wilt'in, Bill Rusell'ın sezonluk istatistiklerinden haberdar değil galiba! Onlardan daha düşük istatistiklere sahip Magic ve Bird'ün averajları bile Nash'i katlar. Ki bu elemanlar bazen birkaç maç üst üste triple-double yapıyorlardı.

Az önce de belirttiğimiz gibi, Phoenix'in bu kadar galibiyet alması, hem de geçen seneki ilk beşin üçünü kaybederek bunu gerçekleştirmesi, tahminlerimizin ötesindeydi. Sene başında nba.com'daki yorumlarda, Amare'nin dönüşü sonrası (Mart'ta döneceği ümit ediliyordu) belki playoffa gireceği söyleniyordu Suns'ın. Bu noktada ben şahsen Amare dönmeden de Suns'ın playoff potasında kalacağını tahmin ediyordum; fakat ligdeki en iyi beş takım arasına gireceğini kim bilebilirdi?

Bir hakikat da şu şekilde tezahür ediyor: Nash, Kobe kadar karizmatik değil. Dolayısıyla Kobe'nin başardığı bir işin yankısı Nash'ten daha fazla ses getiriyor. Kobe'nin attığı taş daha derine düşerek su üzerinde daha fazla dalgalanma meydana getiriyor. Çoğu kişinin odasını Nash'ten çok Kobe'nin, Kidd'den çok Carter'ın, Bibby'den çok T-Mac'in posterleri süslüyordur. Onların daha spektaküler olmaları zihnimizde, daha faydalı oldukları yönünde, genellendiğinde yanılgıya düşürecek bir intiba bırakıyor.

Son olarak da, zaten Lakers-Suns Serisi, MVP'lerin mücadelesi idi bir bakıma. Dergiye yazdığım yazıda, serinin 4-3 Suns lehine biteceğini tahmin ettiğimi belirtmiştim. O sırada bazı arkadaşlar 4-2, 4-1 gibi Suns lehine sonuçlar söylemelerine rağmen, Phil Jackson ve "Playoff Kobe'si" gibi unsurları ihmal ettiklerini düşünüyordum. Nitekim Suns elenmenin eşiğinden döndü ve Clippers karşısında da işleri zor.

Dip sos: Nihayetinde Nash üst üste ikinci kez MVP oldu. Oylamada LeBron ikinci, Nowitzki üçüncü, Kobe de dördüncü oldu. Benim içimden gelen sıralamada ise bir değişiklik yok…

En dip sos: Şu grup birincilerini otomatikman ilk üçe sokma saplantısından vazgeçilse ne güzel olur. Dallas - San Antonio Serisi'nin konferans yarı finali olmasında sizce de bir garabet yok mu? Herkese iyi seyirler…

11 MAYIS 2006, PERŞEMBE
kemalbudak@hotmail.com


ÖNCEKİLER:
Elde Var İnkisar-ı Hayâl
8, 1'e Bir Şey Katar mı?
Kendi Kendinin Zebanisi
Gündüz Vakti Zafer Rüyası
TRT 6'ncı Adamlar Gençlik Korosu
Sezon sonu ödülleri ve playoff çeşitlemeleri
Basketbolda "Tanrı" sorunsalı
All-Star izlenimleri
Point guard'lar
"Bizim çocuk", ligin geleceği