Gönüllü
Öner BİNBAŞ
  Yolculuk

Buraya indiğim andan itibaren beklediğim yolculuğa çıkıyorduk. Ev sahiplerine ayıp olmasın diye fark ettirmedim ama asıl gelme amacımı gerçekleştirmeden içim rahat etmeyecekti. Birçok yeri gezdik, hiç biri de umurumda değildi açıkçası. Yola çıkarken kalbim tehlikeli bir şekilde atıyordu...

Arabaya bindik. Ben araba diyorum, onlar başka birşey. Güzergâhta, eski alışkanlık, yine bütün tabelaları okuyorum. Beynimin içindeki 'gereksiz bilgiler köşesi'ne bunları da ekleyeceğim. Bir tabelada "zamane arabalarının müzesine gidiş" yazıyor. Diğerindeyse 10 km. ileride trafiğin durumu... Sonra birden durduk. N'oldu, diye atladım hemen, gidemeyeceğizden korkarak.

Araçla ilgili birşeyler anlattılar, devam edeceğimizi söylediler. Dediklerinin hiç bir kelimesini anlamadım, "devam edeceğiz" sözleri yeterliydi benim için.

Ve işte oradayım...

Yol boyunca, acaba yolda olur mu, diye düşünmekten ter basmıştı. Ve sonunda kara göründü. O güzelim bina bir saray gibi karşımdaydı. Arabadan inip koşuyormuşçasına girişe doğru ilerledim. Tam girişe yaklaşmışken arkamdaki seslerden kabalık ettiğimi anladım. Bir yanda çok istediğim yere giriş vardı, diğer yanda yaşamım boyunca bırakmak istemediğim nezaketim. İstemesem de durdum ve arabadakileri bekledim. Canım sigara çekti. Kapalı mekânlara girmeden önce hep yakardım bir tane...

Sonunda içerideydim. Bir an önce o ihtişamı görmek istiyordum. Ufaklıklar acıkmış, yemek için girişteki büfeye yönelmişlerdi. Ben artık dayanamıyordum. İzin isteyip onlardan ayrıldım. Tabelaları takip ederek merdiven-asansör gücüm yettiğince hızla ilerlemeye başladım. Yol git git bitmiyordu. Dışarıdan görünen ihtişamın içeride bana yaratacağı sıkıntıyı düşünmemiştim! Veee...

Nefesimin bittiğini düşündüğüm bir anda işte karşımdaydı. Yorgunluk ve heyecandan bir anda uzayda gibiydim. Çocukluğumda nefes almadıklarını düşündüğüm astronotlar gibi uçuyordum. O yüce mekân karşımdaydı işte. Nice sevinçler, üzüntüler, başarılar, hayal kırıklıkları... Hepsi burada yaşanmıştı. Hayatımın dibe vurduğunu düşündüğüm günlerde, buradaki şampiyonluktu, beni sevindiren. "Bundan daha da kötüsü olur mu?" deme gafletiyle yediğim hayat tokatları karşısında, burada yaşananları yazarak uzaklaşıyordum gerçek yaşamdan. Öleceğimi bildiğim o dakikalarda, son günlerimde orayı görebilmekten başka bir dilek, aklımın ucundan bile geçmemişti...

Tam ayrılırken yukarıda asılı bir forma dikkatimi çekti. "Wallace" yazıyordu formada. Hey gidi günler, diye iç geçirdim. Son dileğimi gerçekleştirmenin huzuru vardı içimde.

Tam o anda bir çocuk geldi yanıma, beş-altı altı yaşlarında. "Öney Dede, hadi gidelim, come on" diyor. Arkadaşımın torunu bastonumdan çekiştiriyor, ben gitmemek, biraz daha kalabilmek için diretiyorum, ısrarla çekiştiriyor...

O sırada beni abimin çekiştirdiğini anladım ve uyandım...

"Öner lan, bi kere de yaralı parmağa işe lan, yine öğlen mi yattın?!."

HAZİRAN 2007