Roger Waters ile göz göze

“and what exactly is a dream
and what exactly is a joke”

Geçen sene 2 Temmuz'da Live-8'te Syd'siz tam kadro Pink Floyd'u görmemiz, döne döne o 23 küsur dakikalık Breathe, Money, Wish You Were Here, Comfortably Numb dörtlemesini izlememiz, dinlememiz, Pink Floyd'dan hazetmeyenleri de kısmen zorla aynı küre sokmamız falan filan.

Live-8 olacağını öğrendiğimde, içinde Pink Floyd olacağını da öğrendiğimde gidebilsem keşke demiştim. Roger'ı izledikten sonra keşke gitseydim bir şekilde dedim.

Live-8 günü Gümüşyaka'daydım, organizasyonun amacına ben de saygı duyuyorum ama orda ben Pink Floyd'u bekledim (bugün de haberlerde dinlediğime göre Live-8'e söz veren hükümetler sözlerini yerine getirememişler doğal olarak), en azından bu şekilde de olsa katkıda bulundum Live-8'e... Konserleri izlerken internetteydim de, bizim çocuklarla muhabbet ediyorduk bir yandan. NTV'den izliyordum sadece, internet üzerinden yapılan yayına pek takılmadım ama o anda kim çıkmış etmiş diye bakıyordum zaman zaman. NTV'nin Pink Floyd'u canlı vermediğinin farkına varınca üzüldüm tabii ama problem değildi. Çalınacak şarkıların üçünü biliyorduk. Sinyor Ozan uydu teknolojisine sahip olduğu için sanırsam RAI'den canlı yakalamış ve acayip bir sürpriz var Floyd'da dedi. Ben de söyleme dedim, hatta kapa dedim, beraber izliyor olalım. Sonuçta öyle algılayacak olmamız daha hoşuma gitmişti. Öyle de yaptık sağolsun. Breathe'i duyunca da titredim işte bütün o çabuk bitecek performans boyunca, bitmesin diye içimden sayarken ve tadına varmaya çalışırken ve tüylerim diken diken olmuşken. Ondan sonra da Paul McCartney'i gördük ekranda ama hiç bir tad alamadım kendisinden, çok meraklısı da değilim, hatta karlı bir kış günü Bursa'dan yola çıkıp zorlu bir yolculuktan sonra Bostancı'ya varıp, televizyonda Super Bowl izlerken, devre arasında kendisini Hey Jude söylerken görüp de hüzünlenmiştim, iki paralık etmişti kendisini kanımca.

Live-8'den sonra zaten Pink Floyd birleşecek dedikoduları çıktı, sonra reddedildi, sonra acayip paralara (150 milyon $, Rolling Stone'daki ropörtajında Roger Waters tek konser olsa neyse de turnede takılamam demiş) turne teklif edilmiş kabul etmemişler filan diye diye Pink Floyd haberlerini daha yakından takip eder olduk, David Gilmour da öyle bir olay yok dedi, yani bu adamları canlı izleyebilir olmamız pek olası değil gibi.

Yani bu kadar laf salatasında aslında demek istediğim; önce Live-8 oldu, sonra dikkatlerimiz iyice çevrildi bu adamlara, sonra birleşirlerse diye heyecanlandık, para biriktirir gideriz konserlerine nerde olursa dedik, sonra da birleşmiyorlarmış ulan dedik.

Sonra sonra birkaç ay evvel Roger Waters, sitesinde videosunu yayınladığı röportajında bir turneden bahsediyor ve bahsettiği şehirler içinde İstanbul da var. Heyecan bastı tabii. Ça İra'yı yeni çıkarmıştı zaten, onu çalabilir diye de düşündüm, o mevzuya hakim değiliz ama varsın olsun, gelsin çalsın, seve seve dinleriz diye düşünüyordum. Bir de bu arada konser vereceği şehirlerin adları yazıyor sitesinde, İstanbul geçmiyor orda, sürekli kontrol sürekli kontrol yine yok. İKSV'nin sitesine “Pink Floyd'un yaratıcı dehası...” diye haber düşünce Floydian biraderleri aradım tabii ki.

Bir yeni paragraf açıyorum, Floydian mevzusu hakkında birşeyler söyleyeyim. Böyle adlandırılmak bu kadar kolay mı bilmiyorum, hem sıfatı taşıyabilir olmak açısında hem de birazdan bahsedeceğim açıdan, en azından bana da öyle bir sıfat takıldığı olmuştur. İsimlendirilmek hoş bir şey değil, özünde NBA sitesiyiz zaten Phil Jackson'dan örnek vermek de şık olur. Baba bu “Zen Master” lakabını kendisi seçmemiş. Zen mevzularıyla alakadar olduğu için basın tarafından kendisine takılmış bir sıfat bu, ve bu tip şeylerin aslında kişi için yarardan çok zarar sağlayabileceğini, kendisini övmenin yanında yermeye de hazırlanmış bir kılıf olduğundan bahsediyor. Yani sıfat kabullenmek aklıselim biri için kolay birşey olmamalı, ben de öyle olduğumu sanırım genelde ama bu Floydian olayından da hiç gocunmam, gurur duyarım bilakis.

Herneyse, işte Floydian biraderler de, “da düüd” nam-ı diğer FEK ve Ozan. “Lan lan lan konser varmış lan” şeklinde heyecanlanıp bilet ne zaman çıkacak filan diye tutuştuk, ön satış varmış lalelilere Laleli'de hem de ucuzca diye öğrendik, sonra laleli insanlar aradık konsere gitmeyip de bize bilet alabilecek filan. Yani çok gereksiz “desperation shot”lar yaptık belki de. Laleli insan aramamızın sebebi konser alanında sahne önünde ayrık güzel bir yer var, 300 küsur milyonluk yerler, oralardan alabilir miyiz diyeydi ama laleli olunca bunu daha ucuza alabiliyorsun işte. Hatta bunu kurcalarken www.pinkfloydturk.net'e de sorduk kendilerine bilet ayırttırmışlar biz de alabilir miyiz diye. Ordan ne cevap aldık hatırlamıyorum da forumlarında gezinirken bizim forumla bir analoji de yakaladık. Konser için gelip üye olanlara bilet verilmesin diyorlardı.

Maddi sebeplerle VIP biletimiz olamadı, normal biletimiz olabilirdi ama. İlk çıktığı gün edindik. Ondan sonra da konseri bekledik işte, başka n'apalım 20 Haziran'a kadar, arada başka olaylar da olmuştur elbet ama konuyla alakasız.

Konserden evvelki gece, konser tayfasıyla kampa girdik. Onlar gece hava almak için dışarı çıktılar ben hem yorgun olduğumdan hem de P.U.L.S.E. izlemek istediğimden evde kaldım. Çok değişik bir aktivite değil gerçi benim için. Hava almaya çıkanlar Us and Them'de katılabildiler P.U.L.S.E.'a o gece, sonrasında zaten One of These Days'de ve Comfortably Numb'da kendimizden geçtik. David Gilmour burda olmayacak diye hayıflandık yine elbette. İşte Pink Floyd kafa karışıklıkları.

Son dakika gollerini seven insanlar olarak, öğlen 1'de Beşiktaş'ta olmamız gerekirken, 1:15'de varabildik, inik lastik ve eksik benzin kombinasyonuyla. Her durumda olduğu gibi yaşarken biraz sıkıntı veren durumlar ama karikatürize durumlar olduğu için, içinde eğlencesi de birlikte geliyor. Sonradan bakınca eğlencesini görmek daha kolay ama içindeyken yaşamak da hoş oluyor, bunu yaşamayanları kıl eden bir duruma düşüyorsun ama, kötü niyetli olmadığını bildikleri için karikatürün içine çekebiliyorsun onları da. Yine tanıdık kombinasyonlardan sonra konser alanına vardık, dört adet kafa, 8 adet ayak, el, kulak, göz filan. Macro merkezi isimli büyük bakkaldan da arpa suyu almaya girdik ama bizden erken gelen arkadaşlar sağolsunlar sıcakları kalmış sadece. Orda dolanırken böyle pastel renkli derler ya hani, öyle kıyafetli bir bağyan gördüm, sonradan farkettim ki kendisini severim ben uzaktan, ama yakından görünce ağız burun oynamaları filan hoşuma gitmedi. Uzaktan daha iyiydik kendisiyle. Hepinizin canı sağolsun dedi, bir kadınla otomobile bindi bir şoförüyle ve uzaklaştı mekandan aynı gece başka bir yerde şakımak için. Yanlış yaptı kanımca, başka zaman şakısaydı da bizim konseri yaşasaydı bizimle keşke.

Sıra beklerken tanıdık simalar gördük, kaynaştık da bazılarıyla. Biz halen konser alanı dışındayken içerden sound check sesleri geliyordu, setlist araştırması yapmamış bizler için oradan Shine On You girişi duymak çok güzel oldu, ama yine de çalar mı acaba benimle oyun mu oynuyor beynim tedirginliğimi yaşamadım değil dinleyene kadar.

Girerken de Kuruçeşme Arena sağolsun sularımızı içeri almadı, içerde daha pahalıya sattıkları için, ama içerde o istedikleri çok paraya rağmen almak istememe rağmen alamadım kalabalıktan. Yabancısı olmadığımız dahiyane bir uygulama.

İçeri girdik. Boğucuydu içerisi biraz, hem havanın kendisinden hem de etraftaki insanların çokluğundan dolayı. Brit brit şeyler çaldılar, Doors çaldılar filan, güzeldi yani şarkılar ancak zaman ilerledikçe baymaya başladı. Yerimiz güzeldi ama, 300 milyonluk tayfanın dört beş sıra gerisindeydik, orayı da iki denemede bulduk, aslında daha gerisindeydik ama kalabalıkla beraber kaydık ileri doğru, sonra da o akış durdu doğal olarak yer kalmadı gidebilecek, 300 milyon duvarını yıksak belki birşeyler olurdu da. Sahneyi nerdeyse ortalamıştık hafif solda kalıyorduk, bateristin hizasında nerdeyse. Kalabalık, sıcak, yorgunluk bastı. Zaman ilerledikçe dedim demin ama zaman pek iyi ilerlemiyordu öyle durumlarda olduğu gibi, hep o durumlarda ilerlemez zaman zaten. Daha sonra Roger baba geldi, çıkacağı zamandan çok az saparak, “Are you ready?” diye sordu ve akabinde “In the Flesh” patladı, parıldadı, sonrasında zaten zaman hızlandı hep o durumlarda olduğu gibi.



In the Flesh gelmeden sahneden perdeye ayar çekiliyordu, sonra ekrana Syd'in radyosu geldi, sonra gitti, sonra The Wall'daki çekiçler geldi, radyo değişik bir radyoydu neyse de o bildiğimiz çekiçleri görmek çok heyecanlandırdı, çok heybetli gözüktüler. İşte konseri yaşamadan evvel böyle ayar çekilmesini görmek, konser boyunca yaşayacağım kendimi kaptırmanın ve ‘ne oluyor lan şimdi' diye yaşadığım olayın farkına varmaya çalışmanın arasındaki ince çizgide kalmamı ve iki tarafa da salınmamı sağladı, küçük çaplı bir araf. Tek başına sağlamasa da yardımcı oldu yani. Bu yüzden konserden sonra bir daha şu konser olsa da şarkıları söylemeden sadece seyretsem dedim.

Her seferinde olduğu gibi yine aklıma Syd'in, gördüğümüz kadarıyla hayatını ne kadar mahvetmiş olsa da gördüğümüz kadarıyla yine de, çok şanslı bir adam olduğu geldi. Kendi adıma bana öyle bir albüm yapılmış olmasını, albümü geçtim Shine On You Crazy Diamond yapılmış olmasını isterim, Wish You Were Here'ı da elbette kim istemez ki. İşte bir de bu durumu canlı görmek, arka arkaya Shine On You, Have a Cigar, Wish You Were Here dinlemek hoş ediyor insanı. Bu sırada o kadar kendimden geçmiştim ki Shine On'dan sonra Ozan'a Have A Cigar başlarken neden böyle yaptılar, neden bunu çaldılar şimdi dedim. Have a Cigar'ın girişini Money'e benzettim ama sonra böyle bir şey olamaz zaten diye uyandım duruma, peşinden terbiyesizliği abartıp boşa tepki vermiş olmamak için Welcome To The Machine niye gelmiyor dedim, sanki o albümü çalmaya gelmiş gibi.. Hayır Dark Side Of The Moon'u dinleyeceksin zaten bu yüzsüzlük niye.

Set The Controls For The Heart Of The Sun'ı çaldı bir de. Mistizmin tepelerine çıktık doğu ezgileriyle, ekranda fotoroman vardı önde müzik varken. Pink Floyd'un ilk zamanlarından imrenerek baktığımız kareler, vay be beraberlermiş diye hayıflandığımız kareler. Konser başlamadan hava aydınlıkken etrafa baktığımızda, İran'dan gelen ve insanlarla çok güzel muhabbet kurmuş bir grup vardı, İran bayrağının üzerine "Shine On" yazmışlardı, sanırım Roger Waters için çok haz verici bir durum olsa gerek. Bunun haricinde asıl demin anlattığım şey sırasında aklıma gelen, “Better Together” pankartıydı.

Sonrasında Pink Floyd'dayken de yaptıklarıyla beraber solo Roger işleri geldi, siyasi eleştirileri, daha doğrusu insaniyet eleştirileri. En can alıcısı da tarafımızdan en az bilinen, en yeni şarkısı olan, 2004'te Amerika ve İngiltere'nin Irak'a girmesinden sonra çıkardığı Leaving Beirut oldu. Hikayesini de kısaca anlatarak şarkıya girdi, ekranda çizgi romana bakıyorduk, sözleri takip ediyorduk. 17 yaşındayken annesinin anahtarlarını verdiği arabasıyla yola çıkan Waters'ın dünya görüşünün nasıl genişlediğini, Doğu'yu yakından görünce kendi medeniyetinin yanlışlarını daha iyi görmeye başlamasını anlatıyordu. Eski politikacılara ve politikalara yaptığı eleştilere bakınca, eğer bilgimiz yetmiyorsa okuyup öğrenebiliyoruz ama bu şarkıda daha bizden bir şey var. Bizim dönemimizin ikon olan kötü adamı, beyinsiz adamı Bush'a; “Oh George! Oh George! That Texas education must have fucked you up when you were very small” diye sesleniyordu. Kendi elemanına da soktu pek tabii ki: “Not in my name, Tony, you great war leader you!”

Bir de “Terror is still terror, whosoever gets to frame the rules” diyerek, iyi bir tanınlama yaptı, zihinleri açtı. Ve meleyerek bitirdik ilk yarıyı. Dark Side'a geçmek için.

Ara olduğunda çöktük olduğumuz yere, çökünce yüzölçümümüz arttı ve sıkıştık dolayısıyla, ama yapacak başka bir şey yoktu, yorgunken ve dilimiz damağımıza yapışmışken. Acaba nerde o meşhur çember diye sayıklıyorduk içeri girdiğimizde, sonra ben yerdeyken bak bak çıktı dediler, nerden çıktı diye sorduğumda o perde indi dediler, “Sun is the same in a relative way.”

İkinci kısmı biliyorsunuz zaten, Dark Side of the Moon işte. On the Run'da yeni teknoloji sayesinde ciğerlerimizde hissettik o sondaki patlamayı, aralara sıkıştırılmış NASCAR arabalarının seslerini, görüntülerini. Quad damage oldu.

Time'da Roger Waters'ın tik-tak'ları basıyla yapması hoştu, tabii bu arada über-karizmatik gitaristimizi unutmamak lazım, David Gilmour gitarı özlemini çok çektirmedi bize. Dave Kilminster sonradan öğrendiğimiz kadarıyla solak olmasına rağmen geçirdiği bir kaza sebebiyle sağak gitarı kullanıyor, çok iyi çalmasının yanında bu detay da çok önemli, hatta detaydan da büyük bir şey bu. Gitar özlemini pek çekmedik dedim, tabii ki Gilmour olsaydı keşke, kendi doğaçlamalarını yapsaydı, sesi de olsaydı, duruşu da olsaydı da, bu Dave'in de hakkını vermek gerek, büyüledi.

Dark Side Of The Moon, tek parça, tek track olarak geçti, arada sırada biraz dışardan bakmaya çalışıp şimdi ne dinliyorum dedim, onun haricinde içinde yüzdük sürekli, Us and Them'de mayıştık, Any Colour You Like'da bir hoş olduk. Waters'ın Syd'e olan özlemiyle bitti elbette bu kısım, ayın karanlık tarafında buluşmak istiyordu her zamanki gibi arkadaşıyla.

Konserin adından dolayı da farkında olduğumuz gibi bu ikinci kısma hazırlıklıydık, daha çok keyfini çıkarabildik, boğulmadan yüzdük yani ikinci kısımda, birinci kısım gibi değildi, zaten ordan antrenmanlı girdik. Bis için sahneye çıktıklarında kayışı kopardık asıl. “You, yes you stand still laddie” dedi bana, orda onla göz göze geldiğini hisseden pek çok kişi gibi, hareketsiz durmak mümkün değil gerçi o sese karşı, içimiz titredi o an, ordan sonra sesler, ışıklar, kıvılcımlar, alevler en üst seviyedeydi. Happiest Days'in son kısmı konserden sonra birkaç gün, sarhoşken kalbim güm güm atarken “But in the town it was...Their fat and psychopathic wives...” diye çınladı kulağımda, sondaki uulamalar dahil, fakat ikilediği “but in” kısmı özellikle. Another Brick In The Wall'a da koro olduk bu arada.

Waters'ın seyircilerle göz göze gelmesi, gülümsemesi, yaklaşıp “Thank you” demesi, o tükürme hadisesini fersah fersah aşmış olmasını ete kemiğe bürünmüş şekilde görmek, insanı daha da bir mutlu ediyor, daha çok saygı duyuyorsun adama. Bunun yanında halı sahada gençleri oynatan abiler gibi kimseden rol çalmadan sahnede takılması, eğlenmesi, işini yapması çok hoş. Gitar sololarında veya saksafon öne çıktığında sahnenin diğer tarafına gidip basını çalması, seyircilerle beraber şarkıyı söylemesi kendisini daha da takdir etmemizi sağladı.

Vera'dan sonra “Bring the boys back home” diye bağırdık, arkada da barlardan bu yazı geçerken, ondan sonra da; “We have become comfortably numb...”

Konser bittikten sonra çok güzel bir haz duygusu yaşadım, deniz kenarında minderlere uzandık bir süre, bir sonraki akşama kadar hiçbirşey dinlemedim. Tarihi bir olaya tanıklık ettik orda, onun da gururu var. Roger Waters bir Nicholai Hel* etkisi yaptı üzerimizde yani, daha iyisini bir daha yaşayamacağız kolay kolay. Hep beraber gelmezlerse...

Demişken, kendi konserimizle övünürken, David Gilmour'un konsere süpriz diye David Bowie'yi çıkarmasına ne demeli. Arnold Layne ve Comfortably Numb söylemişler beraber...
http://www.youtube.com/watch?v=-gto4MLKGmc



13 TEMMUZ 2006, PERŞEMBE
arda@physim.net

NOT: Yazıda kullanılan, Onur Güler'in çekip Taner Osmanlı'nın Ozan Aydın vasıtasıyla elime ulaştırdığı fotoğraflar için de kendilerine teşekkür ediyorum.

*: Trevanian'ın "Şibumi" adlı romanının kahramanı