all-around arşivi
Orkun ÇOLAKOĞLU
NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.






Hesabı alabilir miyim?

21 MART 2005, PAZARTESİ

TIKLA


Daha iyisine layıksın

14 MART 2005, PAZARTESİ

Dikkatlerden kaçıyor belki ama Indiana sezonun son virajında mücadelesini en iyi iki oyuncusundan değil, üç oyuncusundan mahrum sürdürüyor. Sezonun önemli bölümünde olduğu gibi. Ve bunun neticesinde Miami veya Detroit'le eşleşip Tinsley ve Jermaine'in sağlıklarında olumlu gelişmeler olmazsa, elenip gidecekler. Zaten playofflardan hemen önce iyileşseler ne olacak ki? Güçlü rakipleri sezon boyu benzer ciddiyette problemler yaşamamış, 82 maçlık uzun bir playoff hazırlığının ardından oraya gelirken, Pacers apar topar kadroyu denkleştirip (o da yapabilirlerse) sabahın köründe acil işi çıkmış gibi en çetin playoff serisini oynayacak. Bu şartlarda başarılı olmaları imkansız.

Peki Reggie Miller basketbolu böyle tatsız bir sezonun ardından mı bırakacak? Kendisi öyle olacağını açıkladı ve muhtemelen de sözünden dönmez. Ama keşke dönse... Pacers şu an bulunduğu yerin işaret ettiği kadar vasat bir takım olsa, zorlaması anlamsız olurdu. Fakat biliyoruz ki takımın kapasitesi bu değil. Ve kapasitelerini kullanamamaları da kendilerinden değil, ellerinde olmayan sebeplerden kaynaklanıyor. Hem ligin en iyi dış savunmacısı ve 20'nin üzerinde sayı potansiyeli olan all around adamı, hem de 25-10'luk ligin en iyi beş-altı uzunundan birini, ceza ve sakatlıklardan ötürü kullanamıyorlar, yetmiyormuş gibi kariyerinin en büyük çıkışını yapan, ciddi anlamda seviye atlayan, takımın en önemli üçüncü oyuncusu olan point guard'ları da sakatlığı nedeniyle uzun süredir oynayamıyor ve ne zaman döneceği, dönünce bu kez sağlıklı kalıp kalamayacağı muamma. Bu ortamda Pacers sezonu başarısız bitirse de yapabilecekleri bir şey yok ki... En acısı da bu değil mi?

Keşke bir daha düşünse... Takımının, sağlam kalabildiği ve kafalarına bira bardağı atılmadığı müddetçe bu ligdeki en ciddi şampiyonluk adaylarından biri olduğunun mutlaka farkındadır. Bu takım pivot mevkii dışında hakikaten müthiş ve her ne kadar hala 13 sayı ortalama yapan bir adam olsa da, belki Reggie'ye ihtiyaçları da yok. Ama bence Reggie'nin kariyerinin daha güzel bir "son sezon"a ihtiyacı var. Daha doğrusu, böyle bir sezon o kariyerin sonuna yakışmaz. Gelecek sezon Pacers Reggie'yi hiç aramayabilir ama Reggie'nin ilerde ''Bir sezon daha bekleseydim'' diye hayıflanması muhtemeldir.

Bir sezon daha denemeli. Artest'in oynadığı, Jermaine'in ve Tinsley'nin sakatlanmayacağı ve takım halinde önceki sezonun intikamını almak için hırs dolu olacakları bir sezon daha...

33'üncü maçta ikinci sellout

Charlotte Bobcats-LA Lakers maçının recap'inden öğrendik ki Bobcats, bu sezon yalnızca ikinci kez bir maçta tüm salondaki tüm koltukları doldurabilmiş. Sezonun 33'üncü iç saha maçında yalnızca ikinci kez! Bobcats açısından bir detay, Lakers açısından ise çok daha önemli. Playofflara girmek için mücadele ediyor olabilirler; belki girip ilk turda elenecekler, belki hiç giremeyecekler, belki de başka bir şey... En önemlisi, Lakers artık ''team to beat'' değil. Ama hala yenilgiye uğratılması en çok istenen takımlardan biri. Hala rakiplerini uyudukları bir maçta yakalaması imkansız olan takım; çünkü Spurs, Detroit, Miami gibi contender'ların karşısına nasıl çıkıyorlarsa, Lakers da o hırsla karşılaşıyor. Sanmayın ki Kobe Bryant'ı yuhalayanlar çok ahlaki hassasiyet yaşayan kişiler, ya da sanmayın ki Kobe Bryant, atıyorum New Jersey'de oynasa, hala her tarafta yuhalanacaktı. Ancak şu var ki, Lakers'ın bundan şikayetçi olmaması gerekiyor. Çünkü o sellout, bu kadar zor bir dönemde Lakers için en kritik galibiyetten daha değerli bir haberdir. Lakers'a Lakers olduklarını hatırlatan bir mesajdır, bir moraldir. Ve lütfen artık Caron Butler'la Brian Grant ilk beş ve benchteki yerlerinin değiştirsinler.

HAFTANIN TAKIMI

Houston Rockets. Bu haftanın öncesinde son kazandıkları maçta Dallas'ı Nowitzki, Finley ve Dampier'sız yakalayıp yenmişlerdi ama ondan evvelki 5 maçta 4 yenilgileri vardı. Seattle-Phoenix-Sacramento şeklinde sıralanan 3 maçlık deplasman turları onları haklı olarak kaygılandırıyordu ama 3-0'lık bir seriyle aştılar bu engeli. Tabii Suns'ın Marion'sız, Kings'in de Brad Miller'dan yoksun sahaya çıkması kendilerine yardımcı oldu ama yine de bu durum haftanın takımı olmalarını engellemiyor benim gözümde. Dün kaybetmeleseler, Chicago'ya verecektim bu ünvanı, onu da belirteyim.

HAFTANIN KARMASI

PG: 22 sayı, 9.6 asist ve 2.6 top çalmayla oynayıp iki de buzzer-beater atan Mike Bibby.

SG: %56 isabetle 36.3 sayı atıp 6 ribaunt, 5 asist yapan, Charlotte maçının son çeyreğine 21 sayı sığdıran Kobe Bryant.

SF: %53 isabetle 31.6 sayı atıp 7.3 ribaunt, 6 asist, 3.3 top çalmayı da meze yapan T-Mac. (Paul Pierce'a yazık oldu.)

PF: Takımı galibiyet alamasa da PF pozisyonunda 22.6 sayı, 11 ribaunt, 3 asist, 3.3 top çalma, 3 blokluk muazzam bir gayret gösteren Andrei Kirilenko.

C: 22 sayı 10.6 ribaunt ve 3 blok ortalamalarıyla Yao. (Tabii Marion'sız Suns'ı yakalayıp 22 ribaunt çektiği haftayı ancak 10.6 ribaunt ortalamasıyla kapatabilmesi de ayrı bir konu.)

HAFTANIN HIYARI

Geçen haftanın en merakla beklenen maçında sahaya sivil gelen Duncan ve Ginobili'ye kanat çırpma taklidiyle birlikte "tavuk" diye bağıran Suns'ın sahibi Robert Sarver. Bu babaya Geri Dörtlü programında Aydemir Akbaş'ın kendisini sinirlendiren bir konuda verdiği meşhur tepkiyi (''Hayvanoğlu hayvan!'') armağan ediyorum. Onur Tuncaboylu uygulayabilir mesela.

HAFTANIN OLAYI

Brad Miller'ın şut idmanı esnasında bacağını kırması. Ben bu adamların üstlerindeki lanete diyecek söz bulamıyorum. 2002 Konferans Finali'nde Stojakovic, bir sezon sonra playofflarda Webber, sonraki sezonun büyük bölümünde Webber ve daha komiği, o yokken iyi giden takımın Webber dönünce başaşağı olması, bu sezon önce Bobby Jackson, şimdi de bu... Şu sakatlık maçta yaşansa neyse de, şut çalışmasında bacağını kırması, Maloof'ların salonun dört bir yanına işemelerini gerektirebilir.

orkunco@excite.com


AH BE LINDA! - 20 OCAK 2005 - TIKLA
Aydın anlatsın, Özlem Yıldız yorumlasın

(29 ARALIK 2004, ÇARŞAMBA)
Haftaiçi bir gün saat 15:00'te insanlar genelde nerede, ne yapıyor olurlar?

Çalışanlar ofistedir, öğle tatili çoktan geçmiştir. Öğrenciler bir ihtimal okuldan çıkmıştır ama büyük bölümü yeni çıkmıştır. Okulu kıranları saymıyoruz tabii... Ev hanımları özgürdür, işleri varsa da muhtemelen erken saatlerde halletmişlerdir. Belki ''gün'' organizasyonu vardır. Bir de çalışmayanlar...

Demek ki 30 Aralık Perşembe günü oynanacak Efes-Beşiktaş maçının hedef kitlesi, dersi bitmiş ve Zeytinburnu'ndaki salona yetişebilecek öğrenciler, çalışmayanlar, çalışıp da o saatte çalışmayanlar (ki kim bunlar, kim bunlar?) ve ev hanımları...

Şimdi bu maçın saat nerdeyse öğlen vakti oynanma sebebi, Efes'in, rakibin arkasındaki taraftar desteğinden çekinip salonda fazla gürültü olmaması için ortamı hazırlaması mı, yoksa ATV'nin ''ben maçı bu saatte vermek istiyorum'' türü bir huysuzluğu mu bilemiyorum; ama hangisi olursa olsun, ikisinin de kabul edilebilir olmadığı kesin. İlki zaten fantastik bir durum (fantastik diyorsam, imkansız manasında demiyorum, zamanında salon boşaltıldığını da hatırlarsak), söyleyecek sözüm yok ama ikincisi ise eğer maçın şafak vakti oynanmasına sebep, ATV'den fazla suçlu olan taraf, onlara laf anlatamayanlardır. NBA'in örneğin bir San Antonio-Minnesota maçını çarşamba, yerel saatle 15:00'e koyduğunu düşünebiliyor musunuz? Bıraktım bu kadar ekstrem bir örneği, o geçen günkü Lakers-Miami maçının herhangi bir pazartesi ya da salı akşamı oynanmasına imkan var mıydı sizce?

Bir söz de Beşiktaş'a... Bu maçın saati bir hafta önce açıklandı, ben bir tepki beklerken Beşiktaş öylece maç saatini bekledi. Her maçtan önce taraftar çağıran Zeki Can eminim bugün de internet siteleri aracılığıyla ''taraftarımız bizi yalnız bırakmasın'' şeklinde, maçın oynandığı gün ve saati hiçe sayan bir istekte bulunmuştur. Bu mu peki menajerlik ya da yöneticilik? Maçtan bir gün evvel demeç ver, maçtan sonra ''sevinçliyiz'' ya da ''üzgünüz/şanssızdık'' de, maç esnasında hakeme itiraz et... Ama ligdeki en önemli maçın, elindeki en önemli silahtan seni yoksun bırakan bir saatte oynansın; fıssssssssssss...

Kendi adıma benim durumum müsait ve yarın Abdi İpekçi'de olacağım ama kimseyi de okulundan/işyerinden zorla çekip getiremem. Bir de bu yazıyı yazarım işte, gıdıklanan olursa ne ala! Elimden gelen budur...

orkunco@excite.com


SALDIR NUMARALI, SALDIIIR SALDIR! - 22 KASIM 2004 - TIKLA
SEZONLUK KEHANETLER - 8 EKİM 2004 - TIKLA

Büyücü, "1numara"yı çek

Washington Wizards'a yoğun ilgimin başlangıcı yaklaşık bir 1 ay evveline dayanıyor. Sacramento'nun ortalık malı haline gelmediği ve Batı liderliğini elinde tuttuğu günlerdi, haliyle hedefteki takım da onlardı ve yenilmelerini bekliyorduk. New Jersey farklı bir galibiyetle ilk tokadı basmıştı ve beş gün sonra deplasmanda Indiana'yla oynayacaklardı. Çoğu Laker o maçtan birşey beklerken ve haklı olarak iki gün önceki Washington deplasmanını sallamazken, normal sezon boyunca Lakers maçları dışında genelde oturup da maç seyretmeyen ben, o maçı bekledim. Bir şey dürttü sanki, bilemiyorum, ''Sacramento takılacak'' da demiyordum ama nedense bekledim. Ve pişman olmadım. Kendi adıma, bu sezon izlediğim en güzel maçtı, abartmıyorum. Öyle ki sabah coşkumu Selçuk'la paylaşmak ihtiyacı hissettim. Mesele yalnızca Sacramento'nun yenilmesi değil, aynı zamanda Wizards'ın da kabuğunu kırışıydı.

Süper şanslı bir şut gününde olan o Sacramento'yu inatla yenen Washington, çok kötü bir sezon geçirdi. MJ sonrası araba, balkabağına dönüşmüş gibi oldu ama aslında o kadar da kötümserliğe gerek yok. Bu sezon onları unutan şans en kritik yerde yüzlerine gülerse, bir Okafor çok şeyi değiştirebilir.

Evet, Wizards hatırlamak istemeyecekleri bir sezonu, en kötü üçüncü dereceyle bitirdi. Ama şunu kimse unutmasın ki, bu takımın Gilbert Arenas - Larry Hughes - Jerry Stackhouse gibi bir üçlüden oluşan süper back court'u sezon boyunca (yanılmıyorsam - kusura bakmayın, şimdi araştırmak zor geldi, üşendim) yalnızca 1 (yazıyla bir) kez parke üzerinde beraber olabildi. Daha kötüsü, çoğu maçta da bu üçlüden yalnızca bir tanesi sahaya çıkabildi. Sezon başından son 20 küsur maça kadar Stack iptal vaziyetteydi, sezonun ortalarında Arenas 30 tane maç kaçırdı ki 10 küsur maçı da bu uzun süreli yokluğuna sebep olan sakatlığı sebebiyle yalandan oynayabildi... Son bölümde ise Larry Hughes 20 civarı maç kaçırdı.

Arenas, Stackhouse ve Hughes gibi üç önemli egonun yan yana iken nasıl bir uyum sağlayacakları ayrı bir konu. Ancak ortada böyle bir soru işareti var diye, mevcut potansiyeli de göz ardı edemeyiz. Miami'nin pivotsuzluğa rağmen dış oyuncularla dördüncü sıradan playoff yaptığı bir konferansta, Wizards da o potaya dahil olabilirdi. Pivot pozisyonunda o kadar çaresiz değillerdi ve bir Lamar Odom'ları olmasa da (Miami'nin Arenas'ı var mı sanki?), genele bakarsak kadroları Miami'den aşağı kalacak nitelikte değil. Koçları da, son iki sezon üstüste final oynayan Nets'in başarısındaki kilit adamlardan sayılan biri. Küçümsenecek biri değil. Benchlerinde, gayet iyi bir çaylak sezonu geçiren, zaten son derece verimli dediğimiz 2003 çaylaklarına bireysel bir anlam daha katan Hayes ve zaman zaman çok değerli katkılar yapan Dixon gibi iki genç gard, uzun süre starter olan, ribaundlara çok büyük yardımda bulunan ve ciddi bir blok tehdidi oluşturan Etan Thomas gibi yine genç bir uzun ve 35 yaşında halen önemli bir güç olabilen Laettner gibi isimler oturuyordu, ki bence gayet tatminkar. Yani Selçuk'un ''şanssızız'' hayıflanmaları esasında gülüp geçilecek şeyler değildi. Hani öyle yapan varsa diye diyorum.

Önümüzdeki sezon için Washington adına üç kritik nokta var:

1- Draftte 1 numarayı kapabilmek bir dönüm noktası olacak gibi. Açıkçası Emeka Okafor denen adamı izlemedim. Ama okuma-yazma biliyorum. 5 numara için boyu kısa denebilir ama kol uzunluğu ve müthiş atletikliği bu açığını örtüyomuş. Zaten pivota Orlando ya da Washington kadar ihtiyacı olmayan Chicago'nun bile gözüne kestirdiği adam o ise, fazla söze gerek yok. Okafor Washington'da ilk beşte kalan tek çukuru doldurur, çok hoş olur.

2- Kwame'nin geçen sezon çaylak sezonuna oranla pek gelişme gösterememesi son derece endişe vericiydi. Neyse ki bu sezon daha ciddi bir kıpırdanma gördük. Sözkonusu Sacramento maçında inanılmaz oynadı. Öyle bir performansı sezonun başında gösterebilse, özgüveni açısından müthiş faydalı olacak ve belki de arkası daha sık gelecek. Onun bir first pick olduğunu unutmayarak, gelişmeye devam etmesini umuyoruz.

3- Tehlikeli adamlar Stack, Hughes ve Arenas'ın egolarına kement atmaları gerekiyor. O Sacramento maçında Stackhouse gayet olgun bir oyun ortaya koydu ve bu üçünün bir arada, uyumlu yaşamaları konusunda son derece ümit verici bir akşam geçirdi. Yine de konuşmak için erken. Bu kadro yapısından ötürü, Stackhouse'un sık sık kendisinden fizik olarak üstün rakiplerle karşılaşacak, çok zorlanacağı akşamlar geçirecek. Bu bir yana, zaten Iverson'la anlaşamayıp Sixers'tan postalanmış, bugüne kadar (elbette MJ'le geçirdiği bir sezon dışında) hep takımın en ön plandaki ismi olmuş biri. Özellikle onun davranışları bu takımın kimyası için çok önemli. Çünkü görünen o ki, yeni liderin adı Gilbert Arenas olacak (ki bunu hakediyor). Eğer Stackhouse iyi çocuk olursa, Larry Hughes cephesinden de başka bir problem çıkmayacaktır.

Bana n'oluyor bilmiyorum ama lotarya gecesi kalbim Wizards'tan yana olacak. Matematiksel olarak az ihtimal yok, biraz da isminiz devreye girse...

(21 Nisan 2004, Çarşamba)

orkunco@excite.com


Melek Kobe: Hep bu "an"ı bekliyor

(9 HAZİRAN 2004, ÇARŞAMBA)
Kariyeri boyunca, NBA tarihinin en büyük bireysel gücüyle yanyana oynayan ve başarıları hep onunla paylaşan Kobe Bryant, bugüne dek belki idolü Michael Jordan gibi en öndeki kahraman olamadı ama doğrusu Jordancılık oynamak için eline geçen diğer fırsatı çok iyi değerlendiriyor. Bugüne kadar çok maçta devleşti; 2000 Finali'nde deplasmanda çok kritik bir maçta, Shaq altı faulle oyun dışı kalmışken uzatmada sakat ayağı üzerinde, birbirinden zor dört şutla sekiz sayı attığına tanık olduk; 2001 Konferans Finali'nin ilk maçında ligin en iyi pota altı ikilisine sahip takıma, deplasmanda, meydan okur gibi çoğu içeriye dalarak 45 sayı atışını izledik vs... Çok da game-winner soktu, en son örnekler normal sezonun son maçındaki iki tane... Ama idolü MJ'in 98 Finali altıncı maçındaki şutu ya da bir diğer kahramanı Magic'in 87'de Boston'a attığı hook gibi, NBA Finali'nde atılan ve maçı kurtaran şutu yoktu. Dün geceden sonra artık o da eksik değil.

Jordan'ın ''o'' şutu, serinin Utah'ta oynanacak ve Bulls'un muhtemelen Pippen'sız çıkacağı yedinci maça kalmasını engellemişti. Magic'in ''o'' hook shot'ı da yine son derece kritik bir şuttu. Yalnızca maç kazandıran bir basket olarak değil, serinin yine Boston Garden'da oynananacak beşinci maçı öncesi Celtics'e 2-0'dan 2-2'yi yakalama gazını elde etme şansı tanımayan atış olarak.

Kobe'nin şutu da, Lakers'ın favori olarak çıktığı final serisinde evindeki ilk iki maçı kaybederek üç maçlık ve yaşamak için en az ikisini kazanmak zorunda oldukları bir deplasmana gidişinin önüne geçti. Şimdi durum 1-1 ve eve dönmek için tek galibiyet yeterli. Melekler Şehri'nin takımının oyuncuları, melek gibi mucizeler yaratmaya devam ediyorlar. 2002'de Horry, normal sezonun sonunda Kobe, üç hafta önce Fisher ve bu sabaha karşı yine Kobe...

Şok edici ilk maç yenilgisinin ardından çoğu kişi Lakers'ın bu maça hızlı girerek kontrolü baştan ele alacağını düşünüyordu. Açıkçası ben de... Ama Kobe-Payton ikilisi çıldırtacak top kayıplarıyla başlayıp, Minnesota serisinden beri (çok iyi oynadığı üçüncü maç hariç) delirten Devean George da Shaq ve Kobe'nin üzerlerine çektikleri Detroit savunmasını üç çok müsait pozisyonda cezalandıramayınca, ne hız kaldı ne bir şey... Detroit'in de ilk dakikaları hasarsız atlatıp kendine güvenini kazanışı ve öne geçişinden sonra mola alan Phil Baba'nın oyuncu değişikliği yapacağı belliydi. George'un sokamadığı dış şutlar için Fenasi Kareem'in oyuna girmesi en akla yatkın seçenek gibiydi ama Zen Master yine şaşırttı. Herkes Derek Fisher'ın mı, Kareem Rush'ın mı, yoksa Rick Fox'ın mı eksik olduğunu görmek üzere benche bakarken, bir önceki maçta oyuna bile girmeyen ve playofflar boyu maç başına yalnızca dört dakika süre alan Luke Walton sahadaydı.

Kuşkusuz Phil, Walton'ı oyuna sokarken seyirciyi ateşlemeyi ya da Spurs ve Minnesota serilerinin deplasmandaki maçlarında birer tane soktuğu ama hala çok güvenilir olmayan dış şutundan yararlanmayı amaçlamıyordu. Bu derece işe yaramasını da belki ummuyordu ama kariyeri boyunca bir çok kez yaptığı gibi yine benchteki oyuncularından en akla gelmeyeninin bile bir özelliğini kullanmayı aklına koymuştu. Sezon boyunca çoğu garbage time'da olmak üzere yaptığı asistleri beğeniyle izlediğimiz Luke Walton, etkileyici pas yeteneğiyle Lakers hücumlarına nefes aldırdı. Elbette oyuna istediği gibi bir başlangıç yapabilmesinin (savunmada bir önemli iş ve topun kapılmasını sağlama, ardından fast break'i bitirme ve isabetli bir üçlük), devamındaki performansında büyük katkısı vardı zira arkadaşlarına dağıttığı ve Lakers'ın hücumdaki sıkıntısını gideren paslar risk de taşıyordu, çoğu güzel asist gibi. Ama Luke, yaptığı her olumlu harekette daha da yükselen ''Luke Luke Luke...'' tezahüratları arasında kendini Arizona'da oynadığı herhangi bir maçta gibi rahat hissetti ve rahatlığı oyununa yansıdı. Çok üst düzey bir oyuncu olmasa da, maça güzellikler katabilen birinin hakettiği bir onurdu bu maç.

Seri başlamadan yazdığım (sitede dün yayınlanan ve hemen bu yazının altında bulabileceğiniz) yazıda, Detroit'in önemli bir silahı olan ribaundların bu kez kontrollerinde olmayacağını, Shaq'ın varlığının bu kaynağı keseceğini söylemiştim ama ilk iki maçta yalnızca 9 ribaunt ortalama tutturabilen (final öncesi playoff ortalaması 13.9) O'Neal, bu konuda hayal kırıklığı yarattı. İlk maçtaki performansına kimse birşey söyleyemez ama ikinci maçta 29 sayısına rağmen iyi olmadığını düşünüyorum. Elbette Shaq standartlarına göre konuşuyoruz. Shaq'a herhangi bir kızgınlığım da yok, yalnızca yeterince iyi oynayamadı, olur yani... Ama benim görüşüm şu; Lakers'ın Pistons karşısında en büyük fark yaratan oyuncusu O'Neal için dünkü performans yeterli değildi. Aldığı ribaunt sayısı yalnızca 7. Onun alamadıklarını bir başkasına kaptırmayan Pistons, ribaundlarda 48-38 gibi mühim bir fark yarattı ve çuvalla ikinci, hatta üçüncü şans yakaladı. Pistons gibi hücumda kısıtlı bir takım için, savunmanın dengesiz yakalandığı hücum ribaundu sonrası saldırılar elbette bulunmaz nimet. Shaq'ın öncelikle buna izin vermemesi gerekir. Hücuma gelelim... %50'yle 29 sayı iyi gözüküyor ama bunların altısı, Pistons'ın dağıldığı uzatmada. Normal süredeki performansı, %50'nin altında bir oranla 23 sayı. Hatalı seçilmiş şutlar mıydı? Kesinlikle hayır! Yine bir çok pozisyonda arkasında Detroit uzunlarını tanımadı ve uygun atışları buldu ama bu kez atışları pek iyi değildi. Detroit uzunlarına karşı Shaq'ın ilk maç performansı bana daha gerçekçi geliyor.

Malone'un dizindeki sakatlık tabii korkutucu ama daha endişe verici olan, biraz güvensiz oynaması. Daha önce düşünmeden orta mesafe şutu kaldıran Malone, şimdi iki saniye potaya bakıyor, o tedirginlikle atsa da girmiyor, içeriye girerken çaylak gibi eli ayağına dolanıyor vs... Daha kararlı ve agresif olmasını bekliyorum, hücumda küçük oğlunu bilmem ama Medvedenko kesinlikle bundan daha iyisini yapardı. Payton'a ise artık diyecek sözümüz yok, hücumda ayak uyduramıyorsun da, bari şu Billups'ı All-Star yapma.

Son olarak, hakemlerden yakınan Detroit taraftarlarına, art niyetli hakemlerle deplasmanda 31 tane serbest atış atabileceklerine, hatta daha da açalım, finaller öncesindeki 18 playoff maçında, iç saha maçları dahil ortalama 25 faul kullanırken Lakers'a karşı iki maçta ortalama 30.5 faul atabileceklerine gerçekten inanıp inanmadıklarını sormak; Shaq'la Ben Wallace'ın malum pozisyonunda ''bu pozisyonda roller ters olsa, faul Shaq'a yapılsa arbede çıkardı'' şeklindeki yorumuyla Lakers'ın ne kadar çirkef bir takım olduğunu ima eden Kaan Abime de yalnızca bu sezon içinden Shaq'a yapılan 20 tane çok sert faulü seçip en yakın site buluşmasında göstermek isterim. Bir tanesinin ardından kayda değer bir gerginlik yaşanmış mı, hep beraber izler görürüz.

orkunco@excite.com


Keyif maçları...

(3 HAZİRAN 2004, PERŞEMBE)
Üç hafta evvel Spurs serisinin meşhur beşinci maçının meşhur finaline tanık olduğum an, oturduğum koltuktan öne doğru atılırken şöyle bağırıyordum: ''GOOOOOOOOOOOOL!!!!!!''

Kendimi kaybettiğim o anda ne dediğimi elbette bilmiyordum ama geriye dönüp bakınca o kadar da yersiz olmadığını düşünüyorum. Gol... Goal... Amaç... Amaç şampiyonluk ise eğer, ki öyle, o kutsal an, trophy'nin kaldırılışı kadar rahatlatıcıydı. Hani bazı gerilim/aksiyon/felaket filmlerinin finalinde kahramanlarımızı üstlerindeki kirden pastan arınmış, yaraları kısmen ya da tamamen iyileşmiş, talan edilen evlerini tekrar düzenlemiş biçimde, genellikle de öpüşürken görürüz son kez, bazılarında ise düşman öldürülmüştür ama bizimkilerin de hali pek iç açıcı değildir, yerde yatarlarken kamera yükselir, salonun ışıkları yanar... İşte Fisher'ın (Anıl güzel demiş: Ayarcı 0.4) basketi de (Ercan Taner tarafından ''Fisher attı! Şampiyonluk geldi!'' şeklinde sunulabilir; doğru olur) bu ikincisine benziyordu. Diğer yarı final serisinden Minnesota'nın çıkışı da bunu benim gözümde kesinleştirdi. Düşman öldürülmüştü; şimdi yaralar sarılacak, ev toplanacaktı.

Bu seri rahat geçti. Minnesota taraftarı arkadaşlar bozulmasın ama Cassell ya da Hudson ya da ikisi birden sağlıklı biçimde sahada olsalar birşey değişmezdi, Lakers yine turu geçerdi, üstelik yine bir yedinci maç oynamak zorunda kalmadan. Düz mantıkla bakarsak, 4-2 biten serinin 2 olan tarafına bu adamların eklenmesi durumu 4-3 ya da 3-4'e çevirir gibi duruyor ama düz mantık işte... Diğer taraftan görünen ne? Benim gözümde, Lakers'ın kendiği ihtiyaç duyduğu kadar sıktığı... Cassell elbette önemli bir eksik ama onun varlığı da Minnesota'nın Staples'tan maç almasına yetmezdi. En önemlisi Cassell, Minnesota'nın Shaq'ın arkasına koyacağı adam değildi. Shaq playoff'taki en uyduruk eşleşmeleriyle oynadı: Keyif Kandi, kütük Johnson, tüpçü Madsen ve fıçı Miller...

Kendimi örnek vereyim: Spurs serisini ellerim ve ayaklarım buz keserek, kalbim her anında küt küt atarak, olumlu anlarda aşırı sevinerek, olumsuz anlarda aşırı sinirlenerek izliyordum, bu seride ise birinci maç da dahil olmak üzere normal sezon moduna döndüm. Kaybedilen maçlara bakarsak, ilki, deplasmanda birinci maç kazanıldıktan, dolayısıyla Minnesota'daki ilk bölümden istenilen elde edildikten sonraki maçta. Üstelik bir önceki turda en önemli rakip olarak görülen Spurs'ü 0-2'den gelerek elemiş olmanın huzuru var herkesin üstünde. Kaybedeceğimizi ben, Anıl ve diğer bir çok Laker zaten öngörüyorduk, dahası Anıl'la ben yakın çevremize de söylemiştik (Anıl ileri giderek fark yiyeceğimizi de söylemişti, haklıydı). İkincisi de, seri 3-1 olduktan sonra, bu kez az bir farkla... Yine kendimden bir örnek vereyim, beşinci maçın ilk yarısını başka bir kanaldaki film yüzünden çoğunlukla izlemedim.

Kaybettiğimiz maçları bir kenara bırakırsak, en zor maç sonuncusu oldu. Üstelik başlangıçta en rahatı olacak gibi gözükürken. Şimdi Minnesota taraftarları ve Lakers alerjisi olanlar bir kez daha kusura bakmasınlar, ya da baksınlar bana ne, ama haaaaakemlerin bu noktada Minnesota'ya epey yardımcı olduklarını da söylemeli. ''Game 7 istediler'' ya da ''son çeyreğin Brian Cook, Bryon Russell'lara karşı Gary Trent, Oliver Miller'larla oynanmasını, seyircinin kanal değiştirmesini istemediler'' demek istemiyorum, ama bir şekilde yerde yatmakta olan Minnesota'yı ayağa kaldırdılar. Deplasmanda 13 sayı geriden maça tekrar ortak oluşun Minnesota'nın yüreğiyle, karaciğeriyle alakalı olduğunu düşünmüyorum. Üst üste saçma kararlarla önce ilk çeyrekte çok kararlı gözüken ve iyi de oynayan Bryant benche gitti ve pasifize oldu, sonra da Shaq... Mezeler arasındaki, Rush'a çalınan hücum faul de güzeldi. Yine söyleyeyim, "kasıt vardır" demiyorum ama "hata vardı" diyorum, net olarak.

Bu noktada kritik nokta, pota altında Houston serisinin son maçından beri gerçekten müthiş bekçilik yapan ve hem yaptığı bloklar hem de yalnızca varlığının sağladığı blok tehdidiyle savunmanın en temel noktasını oluşturan Shaquille dört faulle oynarken, özellikle bu sayının büyük tehlike arzettiği üçüncü çeyrekte Minnesota'nın orayı zorlayamaması oldu. Enteresan ama, koca üçüncü çeyrek boyunca doğru dürüst içeriye saldırdıkları tek pozisonun kahramanı, en akla gelmeyecek adam, Derrick Martin'di. Üstelik arkadaşlarının vaziyete uyanmalarına yardımcı olabilecek kadar da çarpıcı bir pozisyondu. Kucağına seken hücum ribaundu sonrası orta mesafede önü bomboştu ve rahatlıkla şut atabilirdi. Ama o, içerde Shaq'ın olduğunu görmesine rağmen turnike atmak için saldırdı çünkü hedefi zaten Shaq'tı. Lakin devamı gelmedi. Nerdesin Spree? Piyango fauller atıp 27'yi buldun işte kağıt üzerinde. Eee?

Arkamıza yaslanıp keyfimize bakalım. Mesela benchi alkışlayalım. Haliyle bu takım hep ilk beşindeki dört yıldızla dikkat çekti ve ''kağıt üzerinde çok güçlüler'' derken akla Payton-Bryant-Malone-O'Neal dörtlüsünden başka birşey getirilmiyordu. Fakat dikkat çekmeyen bir ikinci silah vardı, o da bench. Ciddi katkı yapabilecek ve mümkünse oyun kurucu-şutör bir guard/forvet-pivot şeklinde dağılan üç tane oyuncu bulunduran herhangi bir bench ''iyi'' olarak adlandırılırken, Lakers'ın hep göz ardı edilen benchinde bunların üçü de mevcuttu: Kutsal an haricinde de süper oynadığı, o şutla bir de kahraman olunca kendine 2001'deki güveni gelen ve Minnesota serisinin bütününü süper oynayan Derek Fisher (ayarcı 0.4), kendisine ayrıca bir paragraf açmak istediğim genç şutör (Fenasi*) Kareem Rush ve ana dili gibi orta mesafe şutu, derdini anlatacak kadar ribaunt katkısıyla (özellikle hücum ribauntları sıyrılıyor yalnız, adam rakip yarı sahada bambaşka, hani topu getiren guarda baskı yaptırmak bile denenebilir) Stanislav Medvedenko. Sakatlanan Horace Grant'i ve sezonun başlarında sakat olan, bir türlü ısınamayan ama hakkında ciddi övgüler duyduğumuz Brian Cook'u da saymıyoruz. Şunu da hatırlatalım: Belki Fisher dışındakiler çok ciddi istatistiklerle oynamadılar ama en az süre alanı 35 dakika oynayan dört tane adamın ilk beşe yerleştiği bir takımda bench oyuncularına çok fazla süre kalmadığı da bir gerçek. Dikkat edilmesi gereken, oynayabildiklerinde ne kadar iş yaptıkları.

Kareem Rush, Fab-4'un dört üyesi de sağlıklıyken süre alma zorluğunu en fazla yaşayan oyuncu. Ama diğer taraftan, kobe Bryant'ın sezon içinde sakatlık/mahkeme derken epey maç kaçırmasıyla, Medvedenko'nun ardından en çok ilk beş şansı bulan da o. Normal sezon boyunca ortalama 17.3 dakikada 6.4 sayı üretebilmiş. Peki şans bulduğunda iş yapıyor mu? Kesinlikle! Sezon boyunca, en az 25 dakika süre aldığı toplam 15 maçtaki sayı ortalaması 13. Gayet iyi değil mi? Şimdi istatistikler haricinde konuşalım. Bu adam yalnızca ayağını kurup boş dış şut sokan biri değil. Öyle olsaydı, o 15 tane maçtaki ortalaması 13 sayı gibi ciddi bir seviyeye gelemezdi. Bu genç adam (24'ünü bitirmesine beş ay var) hem atletik, hem topla arası iyi, hem de şutunu çok hızlı kaldırıyo ve enfes bir stili var. Savunmada da iyi işler yaptığına tanık olduk, hem bu seride, hem Spurs serisinde, hem de sezon içinde. Özetle, benchimizde çok ciddi bir değer oturuyor. Erken konuşmak gibi olmasın ama Kobe Bryant'ın back-up'lığını yapmak yerine Atlanta gibi bir takımda oynasa, Michael Redd gibi bir çıkış yapabilirdi, ileride de yapabilir, diye düşünüyorum. Kontratında bir senesi daha var, bir de tabii biz opsiyon kullanırsak (ki şu adama kullanılacaktır) +1 sene, toplam iki sene. Sonrası ne olacak, bilemeyiz. Bir Lakers taraftarı elbette bizim olmasını ister ama diğer yandan da onun adına en iyisi olmasını, gidip hakettiği paraları almasını, hakettiği değeri görmesini istiyorum. Bir de tabii hiç düşünmek istemediğimiz bir ihtimal ama, eğer ki Kobe giderse (ki son gelişmeler büyük ihtimalle kalacağı yönünde) kesinlikle oluşacak açığı doldurmak üzere bir transfer çabasına girilmemesi ve ilk beşteki shooting guard görevinin tereddütsüz bu adama verilmesi gerekir. Teknik kadronun da benle hemfikir olduğuna kuşkum yok. Ne diyordu Phil Baba, Kareem için maçtan sonra: ''Biz onun neler yapabileceğini biliyoruz.''

Finale gelince... Öncelikle Pacers-Pistons serisinde kazananın Pacers olmasını istediğimi itiraf edeyim. Ama finalde Detroit'i görmek istediğimi ve en azından bu gerçekleştiği için mutlu olduğumu, paradoksu da atlattığımı söyleyeyim. Hem kadrosu daha iyi olan, hem de açıkça söylüyorum, gıcık olduğum Pistons'ı pataklayarak noktayı koymak en güzeli. Dahası, 80'lerin sonunu hatırlatması (dengeler farklı olsa da) açısından da hoş olacak. En önemsiz nokta da, WNBA'in gerizekalı statüsü sonucu, ''best of 3'' gibi gerzek bir uygulamayla oynanan final serisini, Lisa Leslie'nin sezon içindeki uzun sakatlığı sonrasında kaybettiği liderlikle verdiği home court advantage yüzünden kaybeden Sparks'ın intikamını alarak, yazın pek bir sevinen Detroit ahalisine ''hadi kadınlar hamamına'' diyeceğiz.

Seri skoru 4-0 olmaz, hatta 4-1 de olmayabilir ama 4-2'nin de ötesine gitmeyecektir. Evdeki maçlar rahat olur. Detroit buraya gelene kadar bile skor üretmekte zorluklar çekmiş bir rakip ve açık ara karşılarına çıkan en kuvvetli ekibiz, oysa onlar bizim elediklerimiz arasında ancak Houston'dan daha kuvvetliler. İşte bu rehavet belki bize iki maç kaybettirir ama fazlası değil.

Kısa bir bakış atarsak, içeriye dalmayı seven iki gardlarının o muslukları önemli ölçüde kesilecek, Shaq'ın varlığı sayesinde. Rip ve Billups'ın playoff'ta bugüne dek saldırdığı pota altlarındaki pivotların sırayla Brian Skinner, Jason Collins ve Jeff Foster olduğunu hatırlatmama lüzum var mı, bilmiyorum?

Shaq'ın varlığı elbette, kötü hücum eden Detroit'e sıkça ikinci şanslar sağlayan ribaunt güçlerinin en önemli kaynağı Ben Wallace'ı da etkisizleştirecek (bu noktada hemen bir diğer hatırlatma: O'Neal'ın playoff ribaunt ortalaması 13.9... Meali: ''Ya çocuklar, bi ayak altında dolaşmayın Allah aşkına!'').

Playoff'larda Detroit'in tartışmasız MVP'si olan Hamilton'a aktarılan paslarda bu kez Detroit problem yaşayabilir, özellikle pas hırsızlığını seven Kobe kaynaklı olmak üzere.

Ve son olarak Rasheed Wallace, Karl Malone'un Houston serisinden beri karşısına gelecek rakiplerin arasında en kolayı olacak. Rasheed ne standartı ölçüsünde pasifize edildiğini söyleyebileceğimiz Duncan'ın gücüne, post oyunlarına ve durdurulmaz şutuna sahip, ne de Garnett'in Malone'u çok zorlayan çabukluğuna. Süren diz sakatlığı da cabası...

LA Times, "Karl Malone şampiyonluk yüzüğüne yalnızca dört galibiyet uzaklıkta" yazmıştı.

Ben de şöyle diyorum:
"Malone, şampiyonluğa en fazla iki tane güvenli uçak yolculuğu uzaklıkta."

*: Thanks to Adil Fide (Nah Beat LA!)

orkunco@excite.com