YANILSAMALAR
Alp AKBULUT



Belki Hayat...

Şu ana kadar bu köşede anlattıklarım hep aynı yanılsamanın tasviriydi. Düz bir kurguyla anlatsam, belki herkes neler olduğunu, neler hissedildiğini bilirdi ve hikayenin neden bu şekilde sonladığını idrak edebilirdi, fazla zorlanmadan. Fakat ne yazık ki olaylar bu kadar açık ve net gelişmiyor. Ya da gelişiyor ama insanlar bunu karmaşık hâle getiriyor. Her iki ihtimalde de anlatıcı ben olduğuma göre, okuyucu da bu karmaşık yolu takip etmek durumunda kalacak.

En azından yolun sonuna geldiğimizi söyleyebilirim. Daha fazla bu konu üzerine yazmayacağım ve ne özelliği olduğunu bilmediğim fakat herkesin kullandığı 'üçleme' klişesini seçeceğim.

Yavaşça başlayalım. Çok özlediğim görüntüsüyle mesela. Uçaktan inene kadar, boşa beklediğimi, asla gelmeyeceğini geçirdim hep aklımdan. Onca şeyden sonra bir araya gelmemiz hayallerimin büyük çoğunluğunun ana fikri olsa da, gerçeğe dönüşmesi konusundaki inancım çok zayıftı. Ama oluyordu işte, aniden arayıp “Haftaya geliyorum” diyebiliyordu insanlar. Ve demekle kalmayıp ağır adımlarla havaalanı çıkışına doğru yürüyebiliyorlardı.

Hatırladığım ve fotoğraflar yardımıyla aklıma kazıdığım görüntüsünden farklıydı oldukça. Eski hâlini bilmediğiniz için bu farkları anlatma zahmetine girişmeyeceğim hiç. Sadece şunu söylemeliyim, keyfi yerinde görünüyordu. Depresif halinden geriye sadece saçları ve kırmızı yanakları kalmıştı. Sonrası net değil kafamda. Görüntüyü olduğu gibi hatırlayabiliyorum ama düşünemiyorum. Sanki yaşamımda bir kaç dakikalık bir boşluk oluştu bu sayede. Bana doğru koştuğunu söyleyebilirim, benimse put gibi durduğumu. Hepsi bu.

Benim son günümdü İstanbul'da. Nastya'nın ise ilk günü. Özel bir şeyler yapmalıydık, bir haftadır bunu düşünüyordum. Önce eve geldik haliyle. Ev derken, benim evim zannetmeyin. Ailem Kemer'e taşındığından ve ben o cehenneme sadece bir ay katlanabildiğimden dolayı bir süredir evsizdim. Geldiğimiz ev ise ağabeyimin eviydi. Tüm hikâyeyi biliyordu onlar da. Kapıyı Nastya'ya çaldırdım. Alabama'nın Dick'in kapısını çalması gibi. Anlamadı Berfu (yengem) kim olduğunu ve ne istediğini. Sonra aniden fırladım, “da-daam” şeklinde. Sevinç çığlıkları, kucaklaşmalar, kahkalar…

Sonra yol arkadaşlarımızla tanışma faslı vardı. Acayip bir dörtlüydük. Ben, Nastya, Ozan ve Gökhan. Umutsuz, kaçmak için fırsat kollayan ve boktan da olsa bu fırsata dört kolla sarılan insanlar grubu.

Sıradan bir chat ortamında oluşmuştu bu plan. Nastya'nın hayali ne şekilde olursa olsun Jamaika'ya gitmekti, benim hayalimse onunla olmaktı. Bir taşla iki kuş vuruyorduk böylece. Ben konuyu açtığımda her zaman yaptığımız ütopik projelerden öteye gidemeyeceğinin bilicindeyken, Gökhan'ın işi ciddiye almasıyla sohbet boyut değiştirdi bir anda. Âni bir gazın eseriydi bütün bu olanlar. Sadece Nastya'yla birlikte gitmeye ne param, ne de cesaretim yeterdi. Gökhan'ın biletleri bedavaya getirmesi, ev kirasını dörde bölecek olmamız, ortak bir iş yapma ihtimalimiz gibi faktörler, işi hayal boyutundan gerçek boyutuna geçirdi. Sadece gün sayacaktık artık, acayip bir dörtlüydük… Ben, Nastya, Ozan ve Gökhan.

Gün gelmişti işte. Nevizâde'de biraları yudumlarken herkesin endişeleri vardı eminim ki. Ne yapacaktık, nerede kalacaktık, ne bok yiyecektik? Hiç biri belli değildi. Aşırı bir macera ve riskti ancak benim için problem oluşturmuyordu. Uzun bir süredir hayattaki tek amacım, günlük yaşamıma Nastya'yı da katabilmekti ve bunu başarmaya çok yaklaşmıştım. Hem de tek başıma değildim, çok iyi arkadaşlarımla beraberdim. Bundan fazlasını istemek benimle bağdaşmazdı zaten, bağdaştırmayacaktım da.

Diğer insanlar da benim gibi Nastya'yı aşırı sevimli buluyorlar mıydı, bilmiyorum; ama Ozan sevmiş görünüyordu gayet, Gökhan'sa pek belli etmezdi bu tip şeyleri. Ne olursa olsun onların Nastya'ya yaklaşımı önemliydi. Fakat dediğim gibi, sürekli akla gelmeyecek işler yapan, sosyal utangaçlığının yanında o klasik kızsal utangaçlıklardan taşımayan, aşırı eğlenceli ve başka kimsede görmediğim bir yaşam stiline sahip olan bir kıza kısa sürede ısınmamak imkansızdı. Zamanla onlar da kendisine benim kız arkadaşımmış gibi değil de, kendi arkadaşlarıymış gibi davranacaklardı. İşte o zaman, birlikte vakit geçirmekten sıkılmayan dört kişi hâline gelecektik. Bu günlerin çok yakın olduğunu bir kez daha aklımdan geçirdim. Daha mutlu olamazdım herhalde.

Sonuç olarak, özel bir şey yapmadan günü tamamladık.

Buradan sonrasını daha hızlı anlatacağım, çünkü daha hızlı ilerlemeye başladı zaman.

Bir tek veda safhası zordu. Gökhan'ın, Ozan'ın ve benim neredeyse tüm sevenlerimiz havaalanındaydı. Buna üçümüzün ortak dostları olan batug.com eşrafını da katmak gerekir. Ailem karşıydı bu gidişe ama vazgeçirmek için herhangi bir çaba göstermediler. İşe yaramayacağını biliyorlardı sanırım. Şans dilekleri arasında geçtik kapıdan. Orada dizilmiş, bir film karesi ayarındaki bu sahneyi izleyen insan grubuna baktım önce. Sonra da yanımdaki kıza. Her şeye karşı o, adil bir takastı. Pişman değildim ve belki hayatımda ilk kez, verdiğim büyük bir karar sonrası pişman olmayacaktım.

Londra'dan aktarmalı uzun uçak yolculuğu sırasında hep uçaktan ineceğimiz ânı düşledim. Uçaktan indiğimiz sırada sürekli havaalanından çıktığımız ve tamamen yabancısı olduğumuz ülkede kafamıza göre bir yön seçeceğimiz zamanın gelmesini bekledim.

Her taraf o kadar heyecan verici, o kadar merak uyandırıcıydı ki, bir an için Jamaika'nın dünyanın en güzel ülkesi olduğunu düşündüm. Belki de öyleydi, cevabı asla bilemeyecektim, objektif bakacak konumda değildim. Eğer okuyanlar arasında en büyük hayalini gerçekleştirebilenler varsa, ne dediğimi daha iyi anlayacaklardır.

En büyük sıkıntılar üçüncü ayımızın ortalarına doğru geldi. Beraber giriştiğimiz bir işte çuvalladık ve beş parasız bir şekilde hayatımızı sürdürmek durumunda kaldık. Kirayı ödeyemediğimiz için evden çıkarıldık ve iki hafta kadar sokaklarda yaşadık. Ceplerdeki ufak miktardaki paralar da anca yemeğe ve ucuz şaraplara yetiyordu. Genellikle bir ağaç bulur ve çevresine yerleşirdik, pek karışan olmazdı. Hava sıcak olduğundan ısınma problemimiz de yoktu. Endişe vardı herkeste, fakat mutsuzluk yoktu. Hepimiz tekrar güzel günlere geri döneceğimizi biliyorduk. Nastya ise öncekinden bile daha mutlu görünüyordu. Sürekli durumumuzla dalga geçen şakalar yaparak, her zamanki gibi defterine not ediyordu.

Paramız yoktu belki, eskiden sahip olduğumuz şeylerin bir çoğu da yoktu. Ama birbirimize sahiptik. Ve biraz şarabımız olduğu sürece keyfimiz yerindeydi.

Sevgili Baba

Biliyorum uzun zaman oldu, fakat anca yazma fırsatı bulabildim. Benden haber alamazsan anla ki işler yolundadır, demiştim sanırım. Gerçekten de öyle oldu, hatta maddi problemim bile yok. Şansımız yaver gitti ve rahat rahat ev kirasını ödeyip arta kalan parayla bütün gece içebiliyoruz.

Dün Nastya'yla kendi evimize çıktık, Gökhan ve Ozan eski evde kaldılar. Böylece hep hayal ettiğim kulübe formatında küçük bir evde sevgilimle tek kişilik bir yatağı paylaşıyoruz. Buna bir gün kavuşacağımı sen hep söylerdin, fakat ben asla inanmamıştım.

Oraları özlemediğimi söylesem büyük bir yalan olur. Boktan da olsa eski hayatımı özlüyorum bazen. Umutsuzluk içinde sessizce ağladığım geceleri, gördüğüm rüyalardan lanet ederek uyanmayı ve yataktan asla çıkmak istemediğim, güne başlamak istemediğim o acınası zamanları. Taksim'e gidip sabaha kadar içtiğim geceleri de özlüyorum tabii ki. Her mesajda güçlü beklentilerle telefonuma bakmayı ve hayal kırıklığına uğramayı özlüyorum. Tüm gün hiç bir şey yapmadan bilgisayar başında oturmak, bahisten kazandığım üç beş kuruşa sevinmek, 3 metrekarelik odamda sigara dumanına boğulmak artık sahip olmadığım şeyler.

İlk başlar çok garipti. Uzun süren keder ve bunalım zamanlarının ardından bir anda umut ettiğin hayatı yaşamaya başlamak adapte olması çok kolay bir durum değil. Nastya da benim gibi zorlandı baya. Odaya çekilip ağladığı günler oldu, ki onun için daha da zor olduğunu biliyorum. Benim en azından beni anlayabilecek arkadaşlarım var yanımda. Onun içinse her şey yeni. Fakat “Dönmek ister misin?” diye sorduğumda hep “Hayır” dedi. Dara düştüğümüz zamanlarda beni, hatta Ozan'ı ve Gökhan'ı cesaretlendiren hep o oldu. Kusursuz sevimliliğiyle her geçen gün daha çok seviyorum onu. Onunla hiç bir gün bir öncekine benzemiyor, her seferinde beni şaşırtacak bir şeyler yapmayı beceriyor. Mesela bir gün tartıştık fenâ hâlde. Kapıyı çekti ve çıkıp gitti. Kafası bozukken genellikle sahile gidip denizi izler, bu yüzden onu bulmam zor olmadı. Ama onu bulduğumda üstünde hiç bir şey yoktu, çırılçıplak uzanmış yatıyordu. Saat gecenin dördü falan tabii, kimse yok etrafta. Yanına geldim ve “N'apıyorsun?” diye sordum. “Buraya gelen ilk kişiyle sevişmeyi planlıyordum” dedi. Şaşırdım ve tepkili bir ses tonuyla “Ya başkası gelseydi benden önce?” kelimeleri çıktı ağzımdan. “O zaman bu cezayı hak etmiş olacaktın” dedi.

İşte böyle bir kız, anlaması ve kontrol etmesi imkansız. Onunla geçinmek biraz fazla özveri istiyor. Çok rahat bırakmak zorundasın bir kere, kısıtlayıcı hiçbir harekete tahammülü yok. Birbirimize nereye gittiğini sormuyoruz asla, isteyen kapıyı çekip çıkabiliyor. Belki başkalarıyla da yatıyordur, bilmiyorum. Ama kıskanmadığımı biliyorum. Ben aşkı hep ters algılardım bu zamana kadar. Sürekli bir paranoyayla yaşayıp, başka birine ilgi duyma belirtisi gösterdiğinde içten içe kafayı yemek bu işin bir parçası sanırdım. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da yanıldığımı görmek, diğer yanılgılarımın aksine benim için bir aydınlanma oldu. Ömrümde ilk kez sevgimden eminim ve Nastya'ya güveniyorum. Bensiz olduğu zamanlarda da ne yaptığı umurumda değil, benimleyken bana hissettirdiği sabit kaldığı sürece ben kendimce mutlu olacağım. Hiç olmadığım kadar mutlu.

Oraya gelmeyi çok isterdim ama bunun için param yok. Param olsa da askerlik durumundan dolayı gelemem, biliyorsun. Bu bakımdan sizi buraya çağırmak durumundayım. Annemi al, hatta Berk'leri de al ve bir an önce gelin. Sizleri çok özledim.

Anneme onu çok sevdiğimi söylersin, zaten biliyor.

* * *

İşte böyle. Beni tanımayanlar için hiç bir şey ifade etmeyecek üçlemenin son halkasını da bitirdik. Tatmin edici olmadığını, fazlasıyla kişisel olduğunu biliyorum. Yani kimsenin defalarca okuduğu bir başucu eseri olmayacaktır. Ama gariptir, benim için öyle. Normalde kendi yazdığım yazıyı sadece imlâ hatalarını tespit etmek için tekrar okurum ve bir daha çok özel bir durum olmadıka yüzüne bakmam. Ancak bu üçlemeyi, her aklıma geldiğinde yeniden okuyorum. Yazılarımı çok beğendiğim için değil. Edebi açıdan kusursuz oldukları için hiç değil, nitekim fazlasıyla kusurlular. Sadece unutmak istemiyorum. Tek bir kare bile aklımdan çıkmasın istiyorum. Neler yaşadığımı, neler hissettiğimi ve nasıl hayaller kurduğumu ileride bölük pörçük anımsayınca, “Maceraydı, geçti gitti” hissiyatını yaşamak istemiyorum. Onu belki bir daha hiç görmeyeceğim, belki yarın kafayı sıyırıp aramaya gideceğim. Başkaları da olacak şüphesiz, çivi çiviyi söker misali. Ya da ondan nefret etmeme neden olacak hadiseler yaşayacağım. Ama bu yazdıklarımı defalarca okuyup aklıma iyice kazıdığım sürece, “Bir zamanlar ne kadar aptalmışım” demeyeceğim. Geçmişe takılıp kalan, yaşamayı bilmeyen geri zekalılardan olduğumu sanmayın. Bazen sen balığı yersin, bazen de balık seni yer. Birbirinizin tadını hep hatırlarsınız. Sonra geçmişe bakarsınız, size acı veren olaylara. Olaylar acı olduğu için değil, aksine çok tatlı geldiği için. Özlem, acıyı doğrurur. Fakat bazı şeyler arkasından gelecek her türlü sefalete değer. Bunu hissettiğiniz an yüzünüzde aptal bir gülümseme oluşur. Genellikle yukarı, bazen de aşağı bakarsınız. Ve hep aynı cümleyi geçirirsiniz aklınızdan: Belki hayat o kadar da kötü değildir.

14 MART 2006, SALI
kishikava@hotmail.com


YANILSAMALAR'DA DAHA ÖNCE...
Üç... Sıradan
Rusya Günlükleri