tam saha
pres

Mete ACAR
 

BÜYÜK UMUTLAR VE YIKILAN HAYALLER ÜZERİNE

Avrupa Basketbol Şampiyonası sona ereli altı gün oldu ve sitemizde başta Batuğ Evcimen olmak üzere birçok kişi görüşlerini belirtti. Açıkçası bu yazıda işin teknik ve istatistiksel kısmına pek bulaşmayacağım. Zaten olan olmuş. Ben daha çok SPORUN Türk halkı için ne anlama GELMEDİĞİ konusunu irdeleyeceğim elimden geldiğince.

Öncelikle Batuğ'un uzun uzadıya yazdığı konulardan yola çıkacağım, çünkü muhterem yazılması elzem o kadar çok konu üstünde durmuş ki, bizlere yazacak pek bir şey kalmamış gibi.

Birincisi ufak bir ayrıntı ama benim dikkatimi çektiği gibi Batuğ'unkini de çekmiş. Maçların yorumcusu olan Yiğiter Uluğ'un yorumlarının bir çok kez maçı anlatan Murat Murathanoğlu veya Murat Kosova tarafından sahadaki bir enstantane veya bir sayı nedeniyle kesildiğini gördük. Maçlar radyodan anlatılsa eyvallah diyeceğiz ama televizyondan herşeyi bizzat izliyoruz. Kısaca bu tv yayınlarını radyo yayını haline getirip işi işitsel bir kakofoniye çevirmeye gerek yok. Bırakın yorumcular yorumlarını yapsınlar diledikleri gibi. Uluğ çok geveze olsa veya anlamsız yorumlar yapsa bir şey demeyeceğim ama durum öyle değil. Umarım bundan sonraki maçlarda bu ufak ayrıntıyı atlamazlar da bizler daha keyifli maçlar izleriz.

Yine Batuğ'un gözünden kaçmayan bir ayrıntı, eminim ilgili kimsenin gözünden kaçmamıştır. Daha dün kardeşim, Türkiye Milli Takımı'nın aldığı kötü sonuçlar ve ikinci turda elenmesi üzerine yazılı basının şampiyona yokmuş gibi davranmasından şikayet ediyordu. Tabii daha kötüsü şampiyonanın Türkiye'deki resmi yayıncısı olan ve şampiyona başlamadan önce bol bol reklamını yapan NTV'nin de adeta bu kervana katılması oldu. Turnuvanın birçok güzel ve önemli maçını seyredemedik. Türkiye elenince turnuvaya devam edenlerin maçları da kerhen verildi sanki. Oysa dünya 6'ncısı olduğumuz geçen yılki turnuvanın son gününe kadar basketbole doymuştuk. Demek ki, daha çok basketbol maçı seyredebilmek için Türkiye'nin turnuvaların son gününe kadar devam etmesi için dua edeceğiz.

PEŞREV FASLINDAN SONRA

Yazının peşrev kısmını geçtik, ancak gördüğünüz gibi henüz basketbolden bahsetmedik. Belki bir çoklarına göre takımımız adına bahsedilecek bir basketbol da yok. O kadar kötü oynadık ve eldeki oyuncuların bireysel kapasitelerine oranla o kadar kötü bir sonuç aldık ki, basketbolden konuşmasak daha iyi belki.

Eh, bu kadar büyük umutlar ekilir, her şey başarıya bu kadar endekslenirse olacağı budur. Tabii ki umut beslemek lazım ve herkesin hakkı. Ama umut beslemek ayrı, her şeyi başarıya endekslemek ayrı.

Öncelikle, 'başarı'nın ne olduğu doğru dürüst tanımlanmıyor Türkiye'de. Durun bir dakika, mesela futbolumuzun biricik Süper Lig'inde tek başarı ölçüsü şampiyonluk değil mi? Aslında zayıf bir takımın küme düşmemesi veya rakiplerine göre daha güçsüz olduğu varsayılan bir takımın ligi üst sıralarda bitirmesi de başarı değil mi? Hiç Kayserispor'un başarısı üstünde ciddi ve doyurucu bir yazı okudunuz mu? Basınımızın anlı şanlı gazeteleri Üç Büyükler ve biraz Trabzonspor dışında diğer takımları görebiliyorlar mı? O zaman tek başarı şampiyonluktur, kupadır.

Durum böyle olunca, bu kalibredeki bir Türkiye Milli Basketbol Takımı'ndan, ilk üçte yer alması bekleniyor. Hedef olarak Olimpiyatlara gitmek konuluyor. Yani olimpiyatlara gidersek başarılıyız, gidemezsek başarısız oluyoruz. Takımın iyi basketbol oynaması veya oynamaması önemli değil. Önemli olan öyle veya böyle maç kazanıp yoluna devam etmesi. İt ürüsün, kervan yürüsün misali.

İşte bundan dolayı geçen sene dünya şampiyonasında oynadığımız basketbol iyi irdelenmedi (buna bizzat ben de dahilim). Takımın geçen sene büyük bir gayretle oynadığı doğru ama gayret her zaman yeterli olmayabilir. Geçen sene gayretimiz bizi altıncılığa kadar taşıyabildi. Tabii Mehmet Okur, Hidayet ve Mirsad olmadan takım dünya altıncısı olunca, adı “büyük başarı” olarak kondu.

YİNE DE BİR PARÇACIK İSTATİSTİK

Merak etmeyin, başta verdiğim sözü tutup, fazla istatistik vermeyeceğim. Zaten vereceğim sayıların alınan sonuçlar hakkında bir açıklık sağlayacağını düşünmüyorum. Belki de kafa karıştırmaktan öteye gitmeyecektir.

Turnuvanın başlarında şut isabet yüzdemizin düşüklüğünden dem vurulmuştu ya, işte o şut yüzdelerimiz Japonya'dakilerden çok farklı değil. Buyrun aşağıya bakın:

Japonya '06
İspanya '07
2-sayı şut isabeti (%)
46,7
41,8
3-sayı şut isabeti (%)
38,8
28,9
Serbest atış isabeti (%)
57,9
63,8

İşin ilginç yanı, Japonya'da çok az ribaunt yapan bir takım hüviyetindeyken (29,6 ribaunt ortalama), İspanya'da ribaundlarda ezilmeden maç başına 37 ribaunt toplamışız. Çok sayı yediğimizden bahsediliyor ve maç başına yediğimiz 78,6 sayı da kabul edelim ki yüksek bir rakam. Ancak Japonya'da da 74,3 sayı yiyorduk maç başına. Arada muazzam bir fark yok gördüğünüz gibi. Kısaca, istatistikler ne göreceli olarak başarılı sayıldığımız Japonya'da, ne de İspanya'da ortaya koyduğumuz basketbolü açıklayabiliyor.

Tek bildiğimiz hücum edemememiz. Maç başına takımımızın attığı 65 sayı çok az.

"ANLAYAMIYORUM..."

Bu laf, turnuva boyunca Federasyon Başkanı Turgay Demirel, Koç Tanjevic ve bazı basketbol yazarları tarafından, takımın aldığı başarısız sonuçlar hakkındaki yorumlarda sıkça kullanıldı. Bu zevat takımın niye böyle oynadığını anlayamıyor ve doğru dürüst bir açıklama yapamıyordu. Böylece yorumları, “Vallahi bu takımın nasıl böyle kötü oynadığını anlayamadık. Halbuki havası çok iyiydi takımın” minvalinde dönüp dolaşıyordu.

Ne yalan söyleyeyim ben de anlamadım ama hazırlık maçlarında ortaya konan kopuk kopuk oyun ve alınan sonuçlar beni, “Belki hiç galibiyet bile alamayabiliriz” demeye kadar götürmüştü.

Zaten meselede burada başlıyor. Takım gider bir turnuvaya ve başarısız olup, gelir. Ama bu takımın oyuncularını kimse vatan haini falan ilan edemez. Bunlara uzun uzadıya girip sabaha karşı asabımı bozmak istemiyorum. Merak edenler Batuğ'un bu turnuvayla ilgili yazılarını okusunlar. Okusunlar da, Doğan Hakyemez'in nasıl hak yediğini görsünler.

Bu turnuva öncesinde, Mehmet Okur ve Hidayet'in niye tekrar takıma alındıklarına dair düşündüm. Bana göre Tanjevic onları takıma almak konusunda çaresiz kalmıştı. Belki de almak istemiyordu ama ikisi de çok iyi bir sezon geçirmiş ve bilhassa Memo, All-Star seçilerek bir ulusun göğsünü kabartmıştı. Ayrıca ikisi de sağlıklıydı.

Bu yüzden tereddüt etmeden göreve çağırdı onları Tanjevic. Davet etmese, basketbolün b'sinden bile anlamayan biri “Bu ne biçim iştir?” diyebilecekti. Eh, ikisi de iyi oyunculardı ve böylece rakiplere karşı da elini güçlendirmiş olacaktı. Bir de Mirsad ortalıkta olmayınca işler daha kolay idare edilebilir gibiydi.

Ama sadece 'gibi'ydi işte... Bu takım hala pick and roll savunmasını -yani ikili oyunlarda içeri devrilmeleri- savunamıyor ve kendisi de pick and roll oynayamıyordu. Ben bunu geçen sene Dünya Şampiyonası'nda yazmışım. Peki bu takımın yetkilileri bunu bilmiyor mu? Bu konuda çok ciddi söylentiler var. Oyuncular pick and roll savunmasını ne yapacaklarını sorunca, yardımcı antrenörlerden biri “Yaparız birşeyler” deyivermiş. Bu işlerin demekle olmadığını dünya alem biliyor, bir bizimkiler bilmiyor.

Memo'nun nereden şut attığını, ona perde getirmenin şart olduğunu hepimiz biliyoruz, Tanjevic ve ekibi bilmiyor. Takımda görevlerin belirlenmesi gerektiğini, herkesin aynı süreyi alamayacağını biz biliyoruz, Tanjevic ve ekibi bilmiyor. Tanjevic hızlı bir oyun oynatmak istediğini söylüyor ama oyun kurucu Ender bir hücumda topu arkadaşına verene kadar 25-30 kez yere vuruyor. Bunu ilk maçta biz görüyoruz, Tanjevic ve ekibi görmüyor. Her şeye rağmen takımın en verimli iki oyuncusu Mehmet ve Hidayet; Doğan Hakyemez çıkıp ilk maç sonunda yenilgi için onları suçlayabiliyor.

İşte ben asıl bunları anlamıyorum.

BAŞKA ŞEYLERİ KONUŞMAK GEREKİYOR

Bu ülkede zavallı, cahil halkın yönetici sınıf ve politikacılar tarafından nasıl yönlendirildiklerine dair yüzlerce makale okuyabilirsiniz. İşte bizim de o şekilde adlandırılmamamız için, öncelikle başarı-başarısızlığa kilitlenmeyip ve rotayı kısa yoldan şampiyonluğa çevirmeyip sisteme bakmamız lazım.

Bu sıralar hakkında o kadar yazılar yazılan ve methiyeler düzülen Fenerbahçe Futbol Takımı'nın bir sistemi yok. Zico gitsin, oynanan oyun da onunla birlikte rafa kalkar. Oysa Hollanda'da Ajax ve PSV yıllardır ufak tefek rötuşlarla aynı futbolu oynuyorlar. Minik, yıldız ve genç takımları da aynı futbolu oynuyorlar. İşte sistem böyle oluşuyor.

Biz bunları oturup konuşmadan takımın potansiyeline göre şampiyonluk şansından bahsedebiliyoruz. Bu oyuncuların düşünce şekilleri evrilmedikçe, şampiyonluğu hedeflememiz hayalin de ötesinde, başkalarına karşı yapılan bir ayıp olmuyor mu? Spor karşılaşmaları için öncelikle sporcu ruha sahip oyuncular yetiştirmemiz gerektiğini bilmiyor muyuz? Yoksa arenaya atılmış ve hayatını kurtarmaya çalışan gladyatörlerden ne farkı kalır sporcuların? Eğer bu değişiklikleri yapamazsak ömür boyu seyredeceklerimiz Hasan Şaş ve Emre Belözoğlu gibileri olur.

Bir de Emre'yi savunan gazeteciler olduğunu görünce, daha fazla umutsuzluğa kapılmıyor musunuz?

EYLÜL 2007