KÖTEK

 

Arda ARŞIK
14 Temmuz 2009, Salı

 

Come on here dear boy have a cigar

“Kötek, kötek onun adı,” dedi teyzem arkadan, hak verdim yerdeyken: “Köteği fena yedik yine.”

Olaylar zincirini kafamda tekrar birbirine bağlıyordum yerdeyken. Altımda yeşil sahte çim halısı, onun altında toprak. Garip. İnsan dinlediği şarkılara benziyor zamanla, uyarayım sevgili dinleyenler sakalım da var şu an dinlersiniz beni belki. İki üç gün sonra o da kalmayacak.

That I am just a man still learning how to fall

Nasıl başladı bütün bunlar? Yorgunluk, evet yorgunlukla başladı. Altın yumurtlayan tavuğun teorisi vardı. Uygula, analiz et, belki işe yarar, işliyor arada bir her teori gibi o da. Önce analiz et be kardeşim. Evet yorgunluk... Uyumadım salak gibi. Her an nasıl para kazanırım bu işten ben diye düşün. Ama düşünmediğin için pragmatik teorilerden kaçtığın için uyumadım sen. Bu ne lan? Kimsin sen? İç ses misin dış ses misin? Evet delilik bu, sesin içerden mi dışarıdan mı geldiğini kestiremediğin anlar, delilik bu, kontrol etmeye çalışıp edemediğin anlar. Ama eğer dalgayla ilerlersen huzur sahibi olabilirsin dalgayı kabul ederek. Dalga mühimdir. Evet uyumadın, uyumadın da n'oldu, pazar sabahın köründe yanan bir mide, baş ağrısı, kuru bir ağız sahibi oldun, hayırlara vesile olsun. Banyo evet banyo beni kurtarır dedim. Save me. Banyodan çıkış ve hafifleme hissi. Güzel bir his. Evden çık ve o minibüs, camiyi geçmeyince sağda. Yedi sene bindin ona. O gün de bindim. O gün Pazar. Metro evet o metro, yedi sene metro. Durak, durağı geçtin. Geçmedin geçmedin eski alışkanlık ve tedirginlik. Dur geçmeden evvel banyo ertesi basan sıcak ve ter, rüzgâr esiyor metro durağında ve ateş, ateş kafana doğru basıyor. İçerisine doğru girinti yapmış duvarın yükseltisine tünemiş herifler sigara içiyor. Güneş altında kavrulup, gölgeye kaçıp duvar dibine çömüp sigara içen şalvarlı dayılar gibi, ama betonarme bir versiyon. Çok acayip bir durum. Gelenek mi bu şimdi, affedersiniz siz gelenekçi misiniz? Cevap yok. Lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz. Peki o zaman I walk the line sigara içerken. Aşağı tırmanmak hissi gibi. Bu his iyidir ama şimdi lâzım değildi.

Something wicked this way comes

Metro, evet yine sadece on-off ayarı var metroda klimanın, büyükşehir çalışıyor, iğneler batmaya başladı buzhanede. Gidişat kötü, ama toplamda dört durak, parçala Behçet. Ve tüm boşluğuna rağmen curcunayı hissettiren otogar. Yabancılaşma, hoş geldin tekrar bünyeye ama seni tetikleyecek şeyler yaptım ben, biraz teşekkür et bana. Nerdeeee? Orospu çocuğu bana da yabancılaştı. Kedi evet kedisin sen. Bilet bilet al. İkileme fazla. İstanbul Seyahat hep geçer oradan, oraya gidelim. Ama dur motorlu tabutlar dairesine...

Lan yine iki şarkı loopta kalmış değiştir. Uyuya kalırsın belki yine ama bunu yaşamış arkadaşlar yok etrafta, burası da Bostancı değil zaten. Önümde de internet explorer açık değil zaten, www.

Enjoy the silence. Ortam uygun, ortam sessiz, kuzen sigara içiyor, nargileyi bitirdik. Gençlik gümbür gümbür geliyor.

Reklam dönüşü bir televizyon dizisi ambiyansı


Ama dur motorlu tabutlar dairesine girdik kardeşimle. Evet tek değilim bu yolcuklarımda. Biz ikiziz ama üç kişiyiz. “Ne kadar bilet?” “On iki.” “Öğrenci?” “On’a keserim.” “Süt gibi. Ne zaman?” “Saat başı. Süt mü?” “Daha 45 dakka var geliriz.” İt kapıyı İdil, çık dışarı.

“Ahanda bir tane daha, gir oraya soralım.” Neyse geçtik bunu da. Turiste bakışları yiyorum yine.

“İstanbul Seyahat. İlerleyelim oraya. Urfa diye niye bağırıyon kulağıma Pazar sabahı be adam.”

Kuzen anekdot geçiyor yandan, Uykusuz okuyor, Cem Yılmaz’dan alıntı aktarıyor, güzel seçimler geliyor, peace bro.
(-Baban ne iş yapıyor? -Astronot amına koyim taş mı getirtcen.)


İstanbul Seyahat, kardeşimin Edirne’de oturan arkadaşı hep onu tercih edermiş, biz de edelim bu sefer ama ben ondan önce tercih ederdim. Ama ulan bu heriflere Bodrum’dan İstanbul’a bilet sormuştum, İstanbul’a gitmiyoz demişlerdi. Adınıza bir bakın kardeşim bu ne turşu. (Perhiz ve lahanalar sizindir.) Neyse İstanbul’dan hareket ediyor ama İstanbul Seyahat en azından, isminin hakkını veriyorlar brava brava brava.

Zaman kazanıyoz zaman, nakittir nakit, vakitle vakit, erken otobüse biniyoz bindik. Binmeden evvel kapıda sigara yakıyorum, “Kırk geçe yolcuları da gelecek bizle” dedi muavin. “Kırk geçe mi kalkıyorsunuz?” dedim, “Bana öyle dediler,” diyo. Sahi bi diyo boya vardı nano. Şimdi bu benim sorumun cevabı mı? Evet olabilir. İçeri giriyoruz duruma kıl olarak, bileti iâde edelim madem öyle. Bize bileti satan kız dolu, yanındaki herif boş, “Ne zaman kalkacak?” diyoruz, “Beş dakka geçer,” “Kırk geçe mi kalkıyor?” Cevap yok. Yanlış sorular mı soruyorum acaba? İçteki bıkkınlıkla geri dışarı çıkıyoruz. Kalkıyor kalktı, otobüsün saati otuz iki geçiyor. Saati unutmak gerek, kafa daha rahat oluyor. Sağ arkamda tek oturan kızı kesiyorum, bayan yanı boş, ama gözlerimden uyku akıyor. Çok saçma. Kesmeyi bıraktım.
Sırtımdaki ter soğudu, yukardan klima sağdan muavin. Kelimeli diyalog muavinle:

– Nerde ineceksiniz?
– Papatya sitesi.
– Ne içeceksiniz?
– Kahve.

Öyle bir site yok ki. Evet uykusuzluk ilerlemiş artık konuşmayı minimuma indirmek gerek. Uyukla uyukla gönül rahatlığıyla, uyandıracak birileri var nasıl olsa. Tralalala. Güzel, Türkçe pop sözü yazdım, Atilla Taş’a gönder, Dostoyevski okuyormuş beğenir bu sözleri. İndik ve vardık anneanneme. Ortam güzel, ohel oynanıyor yine. Ben güzel izleyiciyim, misyonumu yerine getireyim. Sanzatuuu. Enden.

Ben de oturdum ohel masasına ortamda azalan gerginlik. Teyzem de var masada arada bir gidiyor kek yaptığından onu kontrol etmeye. Geri geliyor oynuyoruz. İlk elde sıçtım, ikinci elde toparladım ama öngörülerimin boyu kısa. Kâğıt saymayı öğren o zaman.

Altımda yeşil çimen gibi halı, onun altında toprak, düzeltilmemiş engebeli. Bilgisayarı versene Barış, şarjı yok, siktir et, etmiyor camdan şarj sarkıyor, almaya hamle yapıyorum, doktooooor… dediğini yap yaptığını yapma.

Ama ben ohel oynuyorum birden. Deprem olduğu vakitler oynuyorduk bu oyunu biz, Armageddon sahneleri yaşarken, depremi beklerken tekrar. Arabadayım, Renault 12, uyuyorum arka koltukta, siyah deri koltukta, yazın güneşle ısındığında bacağına yapışacakmış gibi yanan koltukta, araba sallanıyor benim kalbim güm güm atıyor, yer yarılacak içine gireceğiz sanırım, olsa da güzel olur aslında herkesin başına gelmez. Arabaya biri yaslanmış. Devam et uyumaya, uyunmaz ki böyle kalk. Kalk da tur at yarın dershane var.

Şarj sarkıyor ve hamle. Geri bir adım, bilinç yok bu adımda aslında adamda, ayakta da terlik var, yerde de engebe var, üzerinde halı var. Etrafta aile saadeti. Salı da konser varmış, Salı’ya daha çok var.

Kütürt, yine orası, yine burası. Burkuldu. Bir ah ettim, çuval gibi yıkıldım. Sessize al kendine. Aldım. Sal küfürleri. Saldım. En saçma bilek burkma hadisemi gerçekleştirdim. Anıl geldi aklıma. Çok saçma. Evet çok saçma, bu kadar saçması olmadı. Yer etti, yalama oldu, son hadise de üç-dört ay evvel, baskette Ekber abi ayağıma basmıştı, öyle burkulmuştu. Nerdeyse bir hafta önce de ortopedistlere olan nefretimi kusmuştum bir iki satırda.

Yerdeyim, kötek. Johnny Cash’in sesi geldi kulaklarıma. ‘I hurt myself today / to see if I still feel / I focus on the pain / the only thing that's real.’ Gözlerim yukarı bakıyor, salıncağın kumaşı mavi beyaz desenleri çiçek, kafamı sola çeviriyorum yeşillik, önce sahtesi sonra gerçeği, su kabakları, biberler, arsız su kabakları hızlı büyümüş biberlere sarkıyor, teyzem hakkından gelir. Su kabakları güneş almıyorlar, ağaç kesiyor onların güneşini. Onlardan pek bir farkım yok hâlâ, toprağı suyu veriyorlar güneşi de alıyorsa ürün veriyorlar, demek ki ben güneş alamıyorum. Su kabağı gibi bir şey de vermek istemiyorum. Elimde pet şişe yok bu sefer yanımda da Özgür yok, Ozan da yok burada Hümeyra da, zaman akmış gitmiş pek çok şey değişmiş, ama başımın yanına sigaramın külü düşmüş, en azından gülümsetti “I am still right here” ama duran ölür. İdil ayağımı tutuyor buz basıyor, nereye diyor, dizime lütfen, sinirim tepemde depresyonum da peşinden geliyor, yalnız olsam ağlar mıydım acaba? İki sene evvel bu zamanlar yerde yatarken burkulma yoktu, müzik vardı, çok müzik vardı, terbiyesizce müzik vardı müzik bitince de müzik vardı müzikten önce de müzik vardı, hep müzik vardı, bol oksijen vardı, ‘Justin’ ve ‘Timmy’ bağırtıları vardı, gönül rahatlığıyla küfrediyordum. Sinirlenme Arda, sinirlenmeye de mi hakkım yok, yere vuruyorum elimi, halı altı toprak ki elimi kırmadım, İdil de bu durumuma makul açıklamalar getirip etraftakilere yetiştirmeye çalışıyor, bravo kardeşim, burada da burkulma be kardeşim. Zangırdama, lütfen abartma, bak lütfen diyorum, pinpon topu basınca ezilir, golf topu basınca ezilmez, tenis topu da biraz ezilir, beysbol bilmem ben istemem de o ezilmez çünkü.

People are crazy times are strange, I am locked in tight, I am out of range

Etraf karanlık, cırcır böcekleri ve kuşlar ötüyor, köpek havlamaları, karşımda televizyon var evin içinde, ben dışındayım, yanımda ohel oyunu oynanıyor yine, İbo Show geri gelmiş, yanında da Mehmet Ali Erbil var, Michael Jackson görüntüleri geçiyor ekrandan, anlam veremiyorum gördüklerime, vazgeç. Bundan sonra daha ne olabilir acaba, İbrahim Tatlıses moonwalk mu yapacak bu sanatçı duyarlılığıyla, Obama, bunları düşündüğüm için ben deli miyim?

İki gün sonra…

Etraf aydınlık, dışarıdan arabalar ve minibüsler ötüyor, insanlar bağırıyor, karşımda televizyon. Yanımda Fevzi, Ozan ve Murat Can. Huşu içinde televizyona bakıyorum. Şalvar giyinmiş üç Afrikalı adam, bir yaşlı teyze ve birkaç gençten kız, biri çocuk yaşta, sallanıyorlar ve zıplıyorlar, mana veremiyorum. Altta bir yazı:

“Nijeryalı sıra gecesi ekibinden kolbastı şov
DON-BASTI”

Don't get up gentlemen, I'm only passing through

Çıkalım artık.

Not: ‘Aşağı tırmananlar’ sözü için Ayrıntı Yayınları’na teşekkürler, Engin Günaydın’a da sevgiler selamlar, diğerleri zaten kabak gibi ortada, onlara da teşekkürler.