ANLAMAYAN ADAM
anlamadı... anlamaz... anlamayacak...

Dört Vale, Bir Onlu

Bu kadar küçük bir rol için fazla iyi olduğunu düşünüyordu. Daha iyisini hak ettiğinden emindi, ne var ki bu kadarını bile güçlükle koparabilmişti. Yine de geliştirebileceği bir şeyler olmalıydı oynarken. Fazladan birkaç cümle, fark edilmesini sağlayabilirdi belki...

"... Ayrıca bir şeyi daha açıklığa kavuşturalım dostum. Haydut koyun ahırına kapıdan değil, pencereden giren kişidir. Kapıdan giren ise koyunların sahibidir. Ve ben gördüğün gibi bu berbat bara kapıdan girmiş bulunuyorum. Şimdi hangimizin haydut olduğunu yeniden düşün istersen ve bu arada silahına da davransan iyi olur..."

BANG, BANG!!!... BANG!!!...

"Tanrı aşkına Jack!.. Topu topu üç cümle söylemen ve ateş etmeye fırsat bulamadan vurulman gerekiyordu! Sadece yerdeyken ve elini havaya kaldırarak basacaktın tetiğe! Bu koyun meselesi de neyin nesi ayrıca? Ve seni lanet olası, hiç olmazsa ölürken hınzırca gülümsemeni takınmasan olmaz mı? Göğsüne giren kurşuna rağmen gülebiliyorsan, başka bir yerine kolumun girdiğini düşün istersen!"

"Hadi ama, hiç de fena olmadı Joe!.. Madem ölüyorum, kitaptan bir şeyler söylersem iyi olur, sahneye anlam katmış olurum diye düşündüm."

"Öyle mi parlak çocuk? Bunu mu düşündün gerçekten? Dinle... Ölerek yeterince anlam katıyorsun zaten sahneye. Daha fazlasına ihtiyacımız yok şu anda. Bilmem farkında mısın ama burada kovboy filmi çekiyoruz ve sen geri zekalı bir haydudu oynuyorsun. İnan bana, hiçbir geri zekalı haydut Hamlet gibi konuşmaz ölürken, birkaç şey zırvalayıp geberir sadece. Neden bahsettiğimi anlıyor musun?"


Jack başını salladı, Joe da Jack'e doğru elini.
"Kahretsin! Yeniden çekiyoruz..."

Bu kez şansını zorlamadı. Klişe repliğini söyledi ve silahını ateşlemeye fırsat bulamadan yere bıraktı kendini. Son bir gayretle havaya ateş ederken gülümsemeyi ihmal etmedi ama. Joe'nun "STOP!" derken koltuğunda oturmaya devam ettiğini görünce yeniden çekmeyeceğini anladı. Yavaşça doğruldu, ayağa kalktı. Setin çıkışına yönelirken Kent'in yanında durdu. Kent Taylor başroldeydi.

"Benden bu kadar dostum, gerisini kendin halledersin herhalde."

B sınıfı vesternlerle bir yere varamayacağı ortadaydı. Yeni hiçbir şey yoktu onlarda. Karakterlerin içi bomboştu ve doldurulmasına da izin verilmiyordu. Geçen yıl 'Uygunsuzlar'da Marilyn'le karşılıklı birkaç cümle konuşma fırsatını kıl payı kaçırmıştı ve yeni bir fark edilme şansı yakalayabilmek için daha kaç yıl daha beklemesi gerekeceğini bilmiyordu.

Üzerini değiştirip arabasına bindi. Yarım saat sonra kaldığı oteldeki küçük süitindeydi. Gömleğini ve pantolonunu çıkardı, çoraplarını da. Üzerinde yalnızca donu vardı, hava serindi aslında ve tavan vantilatörü çalışıyordu ama yine de bunalıyordu odada. Bardağını doldurup televizyonu açtı, koltuğa kuruldu. Kahretsin! Sonuna ancak yetişebilmişti. "İyi ki ön koltuğa biletim yoktu" diye düşündü.

* * *

Süitin telefonu çaldığı sırada başı kadının bacakları arasındaydı. Dünyanın en güzel sarışınını yalıyordu muhtemelen ve telefon çalmaya devam ediyordu... Nerede olduğunu özel danışmanı biliyordu sadece, bir de kardeşi... Bob'un eşek şakalarından biridir diye düşündü, oralı olmamayı denedi önce. Sonra diğer olasılıklar geldi aklına. Bir yerlere bomba atılmış olabilirdi ya da daha kötüsü kendileri bir yerleri bombalamış olabilirdi. Belki de karısı intihar etmişti yine. İçinden okkalı bir küfür salladı. Yavaşça doğruldu, kısa bir süre dudaklarını yaladı, saçlarını düzeltti ve komodinin üzerindeki telefonu kaldırdı...

Sarışın yattığı yerden izliyordu Jack'i. Sol elini ağzına götürdü, orta parmağını emmeye koyuldu karşısında. Bir an önce bitirmesini sağlamaya çalışıyordu. Patlak gözlerinin hafifçe kısıldığını, yüzüne ve ince dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yayıldığını gördü.

"Gerçekten mi? İyi iş çıkarmış bizim çocuklar."
"............"
"Uzamasına şaşırmadım. Haber verdiğin için sağ ol."
"............"
"Bak biraz işim var, kapatmam gerekiyor şimdi."
"............"
"Hayır, ortasında değildim, iyi ettin haber vermekle. Ara ve onları kutladığımı ilet tamam mı?"
"............"
"Bilmiyorum, bir şeyler söyle işte. Başkan öyle sevindi ki, yarınki programını iptal etti diyebilirsin örneğin. Ki ben de bunu söylemeyi düşünüyordum sana şimdi. Yarınki programımı iptal et lütfen, hatta önümüzdeki üç günü boşalt..."
"............"
"Boş ver Teksas'ı, sonra giderim oraya. Pek iyi bir fikir gibi görünmüyor zaten."
"............"
"Ne bileyim, atabildiğin kadar uzağa at. Hatta gelecek yıla at mümkünse..."
"............"

Telefonu kapattı. Gözleri yeniden yatağın üzerine odaklandı. Göğüslerine baktı bir süre. Sarışın pek de umursamaz bir sesle sordu.
"Bir sorun yok ya?"
Ağzını yayarak gülümsedi yine.
"Hayır, her şey yolunda. Hem de fazlasıyla..."
"Programını iptal ettiğini duydum az önce."
"Bu aralar işler biraz hafifledi gibi. Nikita da duruma hakim görünüyor. Önümüzdeki üç günü burada geçirelim diyorum. Senin için de uygun mu?"
"Pek sanmıyorum. Holywood'daki tilkileri de ayarlaman gerekecek en azından. Dean ile birlikte komediye başlıyoruz."
"Siktir et o ırz düşmanını. Öbürküleri de yarın hallederim, merak etme."


Üzerine doğru uzanıp, bileklerini kavradı. Boynunu öpmeye başlamıştı ki, hafifçe inledi sarışın.
"Tatlım daha yeni başlıyorum, devamını gör asıl."
"O değil Jack..."
"Ne o zaman?"
"Çorapların..."
"Ne olmuş çoraplarıma?"
"Batıyorlar..."


İstemeye istemeye doğruldu yeniden. Metal çorap askılarını çözmeye koyuldu. Sertliğini kaybetmek üzereydi ve canı sıkılmıştı bu duruma. Ne yapabileceğini düşündü kısa bir süre. Gözü barın üzerindeki şişeye ilişti...

* * *

Bar kapanmak üzereydi. İnsanlar canı sıkkın yüz ifadeleriyle birer ikişer dışarı çıkmaktaydılar. Barmenin televizyonu kapatışını izledi. Birasını bitirdi, bardağı bankonun üstüne koydu. Cebinden birkaç dolar çıkarıp bahşiş olarak bıraktı yanına. Yavaşça doğruldu. Kıçı ter içindeydi, oturduğu tabure sırılsıklam olmuştu. Kapıya doğru yöneldi. Tam çıkarken barmenin kendisine seslendiğini duydu.
"Boş ver, takma kafana Jack..."
Elini gelişigüzel salladı geriye doğru, dışarı çıktı. Meteoroloji "cehennem sıcağı geliyor" uyarısı yapmıştı ama bu mevsim için serin sayılırdı hava.

Arabası bir blok ötedeydi. Yürürken düşündü. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu. İnsanlar sentetik çorap giymek istemiyorlardı artık, mağazalar da almak istemiyordu bu yüzden. Bütün gün şehrin banliyölerini dolaşmış, tek bir koli bile satamamıştı. Üstelik mevsim itibariyle iyice düşecekti satışlar gelecek iki-üç ay boyunca. Banka ile uzatmaları oynuyordu ve seçeneklerin azaldığı ortadaydı.

Yolda giderken bunlar vardı aklında hep. Derken kırmızı ışıkta durdu ve mini etekli bir kız yanaştı arabaya. Camı tıklattı. Başka zaman olsa açmazdı muhtemelen ama bu kez açtı nedense.
"Bugün herkesin keyfi kaçık şehirde tatlım. İşler kötü, damping yaptım. Sana yarı fiyatına. İster misin?"
Kısa bir süre düşündü. Ev boştu, karısı küçük kızını da alarak kuzeninin düğünü için şehir dışına gitmişti.
"İçeri gel."

Son yılların en iyisiydi, tüm zamanlarda ise rahatlıkla ilk beşte yer bulurdu kendine bu seferki. Kız banyoda silinirken televizyonu açtı. Nerdeyse on yıllık bir filmi oynuyordu Marilyn'in, 'Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir'. Hafifçe gülümsedi, sonra boş boş baktı kısa bir süre ve kapattı televizyonu. Kıza parasını verdi, taksi ücretini de ayrıca. Hiçbir şey söylemedi kız, çıkarken yanağına bir öpücük kondurdu sadece.

Pencereden taksiye binişini izledi. Sonra kapıyı açıp, verandaya çıktı. Derin bir nefes aldı. Bahçeyi geçip, sokağa park ettiği arabasına doğru yürüdü. Bagajı açtı. Elinde numune çantası ile eve döndü. Çantayı salondaki masanın üzerine bıraktı. Bir sigara yaktı. Birkaç nefes çektikten sonra söndürdü. Küllüğü çöpe döküp yıkadı ve bankonun üzerine kapattı. Yeniden salona döndü. Çantasını açıp en iyi çoraplarından birini çıkardı içinden. Yatak odasına yöneldi sonra. Colt çekmecede duruyordu, onu aldı eline. Çorabın ambalajını açtı, çıkardı ve başına geçirdi, karısı etrafı kirletmesinden nefret ederdi çünkü. Namlunun ucunu kulağının hemen üstüne yerleştirdi, horozu kaldırdı ve tetiği çekti...

* * *

Çoğu zaman yolunda gitmiyordu şansı ama bu sefer gidebilirdi pekala. Colt'un horozunu kaldırdı, tetiğe dokundu, 'klik!' diye bir ses çıktı. Boştu...

Mekanizmada bir sorun olmadığını anladı. Kurşunları özenle içine yerleştirdi. Silahı sehpanın üzerine koydu. Canlı televizyon şovu yarın başlıyordu ve en iyi ihtimalle birkaç günü vardı önünde. Bu kadar sürede ne yapılabilir diye düşündü. İstediği her şeyi yapabilirdi belki, ya da bazılarını en azından. Ne var ki, yalnızca beklemesi gerekiyordu şimdi, oturup sırasını beklemesi. Televizyon uzaktaydı biraz ve sesi kısıktı, Lauren'ı seçti ama gözleri. Bu kadın hepsine beş basardı, Marilyn'e bile hatta. Otuz yaşlarında olmalıydı bu filmde ve harikulade görünüyordu. "Zaman sarışına çalışıyor şimdi, ama yarın durum değişecek" diye düşündü. Yarın pek çok şey değişecekti aslında.

Uyumaya hazırlandı, pantolon ve gömleğini çıkarıp pijamalarını giydi. Çorapları ayağındaydı, onları çıkarmayı sevmezdi pek. Bu sırada telefon çaldı.
"Nasılsın?"
"Hazırım."


Bir süre bekledi karşıdaki ses.
"Ne yazık ki olmayacak. Ertelememiz gerekti."
"Neden? Ne oldu?"
"Gelmiyor. Beklemek zorundayız, bir yıl belki. Bekleyebilecek misin?"
"Ya diğeri?"
"Aradım, bekleyecek... Onun için bir şeyler hazırlayacağız bu sürede, gerekçeleri artıracak bir şeyler. Bir bakıma iyi oldu aslında."
"Anlıyorum."
"Yalnız daha çok istiyor şimdi ve bir miktar daha peşin ödeme. Hallederiz bunu. Ya sen?"
"Ben?"
"Bekleyecek misin? Şartları yeniden konuşalım mı ya da?"
"Hayır gerekmez. Bana güvenebileceğini biliyorsun. Buna katkıda bulunmak her şeyden önemli benim için, biliyorsun."
"Biliyorum."
"Öyleyse bir daha sorma."
"Bak, bizimkiler seni arayacak ve birkaç proje ayarlayacak konumunu sağlamlaştırmak için. Onları iyi dinle, sonra görüşürüz yeniden tamam mı?"
"Tamam."

Telefonu kapattı. Şartlar aniden değişmişti. Olumlu bakmayı denedi önce. Şimdi zamanı vardı artık. Ama yapacak bir şeyi olmadığını fark etti bu kez. Colt'u geri götürüp çekmeceye yerleştirdi yeniden, pantolonunun cebinden cüzdanını çıkardı sonra. İçinden kimliğini aldı ve yanına koydu silahın. Jacob Rubinstein... Bir yıl daha sabretmesi gerekecekti herkesin kendisinden haberdar olması için. Yarı açık duran pencereye doğru yürüdü. Ilık ama kuvvetli bir rüzgar giriyordu içeriye, tül perdenin havalanmasına yetecek kadar.

* * *

İskelede ılık bir yaz esintisi vardı. Masada atletleriyle oturuyorlardı dördü de ve üçüncü büyüğün sonuna gelmek üzereydiler. Bir saat içerisinde hava ağaracaktı nerdeyse ve hala oynuyorlardı, Çapacı'nın teknesinden aldıkları lüküsün ışığı da azalmıştı iyice. Tektaşak Ruhi, Zop Ömer, Yirmibir Ömer ve Çapacı... Dördü de Gençlikspor'daydı ve yarın en büyük rakipleri Işıkspor'la idi maçları; hatta ne yarını, bugün!... Gençlikspor ve Işıkspor şehrin beş takımı içinde önde gelen ikisiydi. Birinin rengi sarı kırmızı, diğerinin sarı lacivertti ve yalnızca bu bildik renk tercihleri bile şehri ikiye bölmeye yetiyordu.

Zop ve Yirmibir forvette birlikte oynuyorlardı. Tek Ruhi gerideydi, Çapacı ise sağ haf. Bu dörtlü sahada birbirlerinin ne yapıp, ne yapmayacağını ezbere bilirlerdi; iyi tanırlardı birbirlerini. Ama anlaşamadıkları birkaç şey de vardı tabii. Mesela Tek; Çapacı'yı sert oynadığı için azarlardı durmadan, ama Çapacı umursamazdı pek. Zop'la Yirmibir arasında ise oldum olası bir forma kavgası sürüp giderdi, on numarayı kimin giyeceği konusunda. Zop Ömer uzun boyluydu. Yirmibir ise daha teknik bir forvetti ve on numarayı kendisinin giymesi gerektiğini söyler dururdu ha bire. Ama Zop iki yaş daha büyüktü ondan ve daha eskiydi takımda; formayı vermeye yanaşmazdı pek.

Ne yazık ki, şanslı bir gece değildi bu Zop için; bin liraya yakın kaybetmişti Yirmibir'e. Para derdi yok sayılırdı aslında onun da, diğerleri gibi. Tek Ruhi'nin pastanesi vardı, Çapacı'nın teknesi, Yirmibir'in lokantası ve kendisinin de otuz dönüm portakal bahçesi. Yine de kaybetmek koyuyordu adama, sıkılmıştı Zop'un canı. Burada bırakmaya karar verdi, sandalyenin arkasındaki gömleğine uzandı yavaşça.
"Benden bu kadar, eve gidip yatayım biraz. Maçta görüşürüz."

Ayaklandı. Gitmeye hazırlanırken Yirmibir seslendi.
"Zop, gel bir el daha oynayalım."
"Neyle abim, para mı kaldı, aldın hepsini."
"İkimiz bir el daha oynayalım. Kazanırsan üttüğümü geri vereyim sana."


Yirmibir alay ediyordu düpedüz kendisiyle.
"Sen kazanırsan ben ne vereyim peki, arkamı döneyim ister misin?"
Sinirlenmişti biraz...
"Yok be Zop. Yarınki maçtan itibaren on numarayı bana verirsin, olur biter."
Zop ayakta kalakaldı. Korktuğundan fazlasını istemişti Yirmibir.
"Ben olsam oynardım" diye lafa girdi Tektaşak.

Düşünmeye çalıştı. Kazanırsa hem parayı kurtaracaktı, hem de bir daha forma diye tutturamayacaktı Yirmibir. Ama kaybederse, bu kadar paranın ardından forma da gidecekti. Doğrusu, zor durumdu.
"Oynayalım anasını satayım!.."

"Ben rakı getireyim" dedi Çapacı ve tekneye doğru yürüdü.

Tektaşak yedili ve sekizlileri ayırdı, desteyi karıştırdı ve dağıtmaya başladı kartları. Yirmibir'in ağzında yayvan bir gülümseme vardı bir saattir ve Zop sevmiyordu onun bu gülüşünü. Maç sırasında pas vermeyip kendisi gittiğinde de böyle bir gülümseme belirirdi Yirmibir'in yüzünde ve deli ederdi Zop'u bu hali. Kartların tamamının dağıtılmasını bekledi. Hepsini birlikte eline aldı, çevirip bakmadan önce tekneden çıkmakta olan Çapacı'ya seslendi.
"Çabuk ol biraz Çapa, formayı kaptırıyoruz burada!.."

Çapa koşarcasına geldi masaya ve bardakları doldurmaya başladı.

Yavaşça ön yüzlerini çevirdi kartların ve köşelerinden açarak bakmaya başladı. Manzara fena görünmedi gözüne, dört vale ve bir onlu... Hepsi birlikte oynuyor olsalar, yüzünü ekşitir; kenti zorluyor ya da döper gelmiş de ful arıyor izlenimi vermeyi denerdi muhtemelen ve onluyu masaya bırakıp kart isterdi. Ama Yirmibir'le ikisi oynuyordu şimdi ve ellerini açacaklardı oyunun sonunda, kart çekmenin gereği yoktu. Onluyu tuttu elinde sıkıca ve seslendi Tek'e doğru.
"İstemez!.."

* * *

Bütün bunlar aynı gün ve hemen hemen aynı saatlerde oldu. 1962 yılıydı, finalin yedinci maçıydı. Selvy son şutu sokamadı ve uzatmaya gitti. Russell ve diğerleri Lakers'ın defterini dürüverdi sonra; 107-110. Doğrusu, her bakımdan önemli bir geceydi...

- o -

Okuyucu İçin Dipnot: Bu öyküde anlatılanların büyük bölümü hayal mahsulü olabilir.

'DÖRT VALE, BİR ONLU' , Öykü: Anlamayan Adam
anlamayanadam@hotmail.com

Anlamayan Adam'ın Notu: Artık bir sezon daha geride kaldı yanılmıyorsam. Şampiyon takımı idarecisinden oyuncusuna, altıncı adamından çaycısına dek cân-ı gönülden kutlayayım ben de. Her şey aynı olursa, gelecek sezonda da aranızda olurum herhalde. Başta, bunca araya rağmen köşeye kilit vurmayan Batuğ olmak üzere, sitedeki herkese, okuyanlara, olumlu/olumsuz eleştiri yazanlara teşekkür. Eyv.