ANLAMAYAN ADAM
anlamadı... anlamaz... anlamayacak...

Sekize İki Kala

Zaten canım hiç oynamak istemiyordu. Şimdi bir de Nafiz'in mızıklaması başlamıştı.
"Gördüm, duvara değmeden bıraktın artizi !.."
"Değdi... Kapalı bıraktım..."
"Hayır, değmedi !.. Karakuş, sen de gördün değmediğini..."

Karakuş'un gözlerinin içine baktım. Her zamanki gibi kekeleyerek konuştu.
"Be-ben de-değdi gibi gördüm..."
"Yalan !!! Yalan söylüyorsunuz !.. Artık oynamıyorum ben !.."

Üttüğüm kartları yerden toplarken içimden düşündüm. Daha yedi yaşındaydım ve hayat şimdiden zorlaşmaya başlamıştı !.. Yenilen hep itiraz ediyordu. Yok artiz duvara değmemişti, yok eski kartlarla oynayamazdım vs. Onlardan üttüğüm kartlarla oynuyordum çoğunlukla ve giderek eskiyordu kartlar; ne yapabilirdim. Ama hoşuma gitmiyordu artık bunlar. Kaybeden kaybetmeyi biliyorsa anlamlıydı kazanmak benim için. Yoksa, kaybetmek daha anlamlıydı.

Nafiz evine doğru yürürken, "kazandıktan sonra çiğnerim" diye cebime koyduğum Mabel'i çıkardım. İçinden artiz çıkmadığı için 'ticari' değeri yoktu Mabel'in. Ama buna rağmen çiğneyebiliyorsan ayrı bir havan oluyordu mahallede. Basbayağı 'lüks' kavramı ile tanışıyordum aslında ama tanımlayamıyordum galiba hala. Dişimle yarısından böldüm ve elimde kalan parçayı Karakuş'a uzattım. "S-s-s-sağol" dedi ve şapır şupur çiğnemeye başladı. Elimde artiz torbası ile eve yürüdüm. Ayakkabımın burun kısmındaki dikişler atmaya başlamıştı. Annem fark ederse, ki muhtemelen edecekti; mahalle maçları bir süreliğine hayal olacaktı benim için...

* * *

Ayakkabı dolabının kapısını yavaşça açtım, ayakkabıları yerine yerleştirip, yine yavaşça kapattım. Usulca salona süzüldüm. Halının ortasına oturup torbayı yere boşalttım. Bir sonraki oyun için hazırlık yapmam gerekiyordu. Yeniler, az yeniler, eskiler, çok eskiler... Hepsi yeniden ayrılıp lastiklenmeliydi. Annemin bana don dikerken kullandığı lastikleri kullanıyordum bunun için. Biraz kalın oluyordu ama idare ediyordu. Oh, az yeni bir Cüneyt Arkın !.. "Nafiz salağı nasıl oynamış bunu" dedim içimden. Cüneyt Arkın adamımdı. Az yeni bir Cüneyt Arkın her zaman yenilerin arasında yer bulurdu kendine. Ediz Hun'la işim olmazdı ama. Sakızdan çıktığında şöyle bir uğruyordu yenilerin arasına, bir sonraki oyunun ardından az yenilere karışıyordu hemen. Kimi ilgilendirir, en azından kartları ayırırken karar verme hakkı benimdi...

Oyunu iyi oynadığım söylenebilirdi. Diğerleri kadar artizli sakız almıyordum stoklarımı kuvvetlendirmek için. Paramı rahatlıkla Mabel'e ayırabiliyordum. Buna rağmen büyük naylon torbam dolmaya devam ediyordu. Üstelik eskilerden birkaçını yırtıp atıyordum arada. Birisi oynamış ve ben gözden kaçırmış oluyordum muhtemelen. Hasılattan fire vermek gibi görüp, önemsemiyordum fazla ama bu fedakarlığımı takdir ettikleri söylenemezdi pek. Ama hayat böyleydi o zamanlar; az takdir ediliyor, çok azarlanıyordun...

Annem içeri girdiğinde işim nerdeyse bitmişti. Karnı aylardır büyüyordu ve bu kez başaracak gibiydi. Geçen sefer bu kadar büyümeden birden küçülmüştü çünkü.
"Kazandın mı bugün?"
"Evet..."
"Kimle oynadın?"
"Nafiz..."
"Nafiz ve Tural'ı yeniyorsun ama Altan'a gelince yeniliyorsun."
"Ben kimseye yenilmiyorum anne. Altan'la iki defa oynadık daha, o da kısa."
"Peki, öyle olsun. Ödevlerini yaptın mı?"
"Okuldan gelir gelmez."
"Okumaların?"
"Onları boş ver. Bu kez doğacak mı anne?.."
"İnşallah. Allah bilir..."
"Erkek olacak değil mi?"
"Onu da Allah bilir. Kız kardeşin olsa kötü mü?"
"Kız olmaz !.. Erkek olacak, adı da Cüneyt hatta..."
"Cüneyt olmaz oğlum. Bunu aklından çıkar. Geçen gün babana da aynısını söylemişsin, o da olmaz dedi. Başka bir şey bul..."
"Cüneyt Arkın çok güçlü anne!.. Herkesi bir vuruşta yere seriyor !.."
"O artist sadece. Başka bir şey bul..."

Anlaşılan Cüneyt olmayacaktı, başka bir şey bulmam gerekiyordu.

* * *

Birkaç gün düşündüm bu konuyu. Birincisi, erkek olacaktı, bu kesindi. Mahalledeki sivri zekalılarla baş edebilmem için bir yardımcıya ihtiyacım vardı. Pinokyo ile babama öğle yemeklerini götürürken arkada oturup sefer tasını da taşıması gerekiyordu ayrıca, direksiyonumun dengesini bozuyordu çünkü. Sonra buldum adını bir mahalle maçının tam ortasında. Golümü 'taş üstü' saymışlardı, bense gol olduğunu gördüğüm için ısrar ediyordum. Duvara tünemiş bir halde, evlerinin bahçesindeki ağaçtan kopardığı muşmulaları yemekte olan Salim Abi'ye sordular. Sesimi çıkaramadım. O da "taş üstü!" deyince, aklıma geliverdi birden. Dayımın götürdüğü Cüneyt Arkın filmlerinden birinde "Kağanımıza soralım, en doğrusunu o bilir, o söyler" demişti biri. Sonra Kağan yavaş ve kendinden emin bir sesle en doğrusunu söylemişti. Salim Abi yanılıyordu gol olmadığını söylerken, çünkü bizim Kağanımız değildi. Kağan daha doğmamıştı.

Bu kez isme karşı çıkan olmadı. Benimkiyle ses uyumu olması hoşlarına gitmişti belki de, kim bilir. Çok geçmeden geldi zaten; bir gün okul dönüşü annemin kucağında gördüm onu. Gözleri yarı kapalı, öylesine duruyordu. Gelecekteki planlarım için gün sayıyordu muhtemelen. Yanına gitmedim, çok kişi vardı yanında; hem bunun için epey vaktim olacaktı ileride...

* * *

Bir aya kalmadan okul tatile girdi. Fena atlatmamıştım ilk yılı... Okumalara bir türlü ısınamamıştım aslında; hatta bir ara epey sıkılıp, ertesi günden itibaren okulu bırakmaya karar vermiştim. Sonraki üç günü kasabanın sırtını dayadığı küçük dağda dolaşarak geçirip okula gitmediğim anlaşılınca, tanımadığım bir kadın çağrılmıştı eve ve kafamdan aşağı geçirilen örtünün üzerine çatır çutur sesler çıkaran bir şey dökmüştü. Ertesi gün kaldığım yerden devam etmiştim ve neyse ki yazma kısmını sevmiştim.

Sonuçta ilk yıl için iyi bir karneydi; nerdeyse hepsi 'pekiyi' sayılırdı, 'müzik' ve 'arkadaşları ile geçinme alışkanlığı' dışında. 'Müziğe' neden 'iyi' verdiğini anlayabiliyordum; "Neşeli Ol Ki, Genç Kalasın"da dalga geçmem ve diğerlerini şaşırtmam etkili olmuştu büyük olasılıkla. Hala da anlamış değilim o şarkının mesajını. Arkadaşları ile geçinme alışkanlığı için ise 'iyi', iyi bir not sayılırdı. Not verirken arkadaşlarıma danışmaması 'iyi' olmuştu en azından...

* * *

Bir şeyin olmasını çok isteyebilirsiniz ama o olduğu takdirde diğer bazı şeylerin istediğiniz gibi gitmeyebileceğini bilmeniz gerekir. Kağan'ın doğumu yaz tatili programımı etkileyeceğe benziyordu.

Normalde okul tatile girdikten sonra bir hafta kadar daha kasabada kalır, sonra annemle birlikte şehre, Burdur'a giderdik. Anneannem, dedem ve tabii ki dayım vardı orada. Aslında şehirde oturuyor sayılmazlardı tam olarak; şehrin dışında, geniş bahçesi olan bir evdi oturdukları, etraflarındaki diğer evler gibi.

Dedem emekli posta müdürüydü. Çok iyi maniple kullanırmış zamanında annemin söylediğine göre, ayrıca durmaksızın içermiş ama sonra birden bırakmış emekli olunca. Nedenini bilen de yok, soran da. Hatta bir keresinde tuhaf bir hikaye dinlemiştim annemden, çocukluğundan kalma. Dedem yakınlardaki bir kasabanın postanesine müdür atanmış ama altında çalışan olarak yalnızca bir müvezzi varmış. Bütün gün ikisi birlikte içerlermiş postanede, pek bir işleri yokmuş çünkü. Sonra İkinci Dünya Savaşı çıkmış ve silah altındaki askerlerden mektup yağmaya başlamış kasabaya. Müvezzi bütün gün mektup dağıtmaktan bitap düşüyormuş, dedem de tek içki arkadaşını kaybetmekten ötürü hayli bozuluyormuş bu duruma. Sonunda çareyi, gelen mektupları postanenin bahçesinde yakmakta bulmuş dedem. Dağıtım işini bırakmışlar ve eski düzenlerine geri dönmüşler bu çözüm sayesinde. Müvezzi ile ikisi her gün bahçede bir yandan rakı içiyor, diğer yandan yanmakta olan mektup yığınını tıpkı bir şömine gibi seyrediyorlarmış. Bir ay boyunca kasabaya mektup gelmeyince durum ortaya çıkmış ve bu dedemin son müdürlük görevi olmuş annemin dediğine göre. Dedemin yaptığını eğlenceli bulmuştum çocuk aklımla, önceliklerinin yeterince mantıklı olduğunu da daha sonra öğrenecektim.

Her neyse, artık bırakmıştı dedem içmeyi ama alkol içmeyi sadece. Çay içiyordu artık. Sabah saat dörtte uyanıyor, bahçenin ucundaki küçük kulübesine gidip çay demliyor, biz uyanana kadar bardak bardak içiyordu. Kulübeye yalnızca öğleden sonraları girebiliyordum, o evden gittikten sonra. İçinde kışları kullanılmak üzere odun sobası, koltuk, sehpa ve bir küçük tüple çaydanlık vardı sadece. Her sabah dörtten sekize, yani evin kahvaltı saatine kadar geçen sürede, dedem kulübesinde oluyor ve sanırım yirmi bardak civarında çay içiyordu. Sekiz gibi ev uyanıp kahvaltıya başlayınca içeriye geliyor, bizimle devam ediyordu içmeye. Öğleye kadar olan vaktini günlük sakal tıraşını olarak, o gün giyeceği ceket ve pantolonunu uzun uzun ütüleyerek geçiriyor; sonra koltuğundan hiç kalkmadan, sehpasına konan tepsinin üzerinde bizimle birlikte öğle yemeği yiyordu. Sonra da çıkıyordu. Çıkmadan hemen önce aynada pantolon askılarının omuzlarındaki duruş yerlerini titizlikle ayarladığını hatırlıyorum onun... Nereye gittiğine gelince. Bu uzun süre bir muamma olarak kaldı benim için. Neden sonra dayım götürdü gittiği yere beni. Şehrin eski çarşısında bir saat tamircisine gidiyordu dedem her gün. Muhtemelen arkadaşıydı adam, onun kadar yaşlı olmasa da. Küçük bir dükkandı, iki kişinin güçlükle sığabileceği kadar küçük. Belki de bu yüzden dedem bütün öğleden sonrayı dükkanın önündeki sandalyede oturarak geçiriyordu. Saatçi içeride saat tamir ediyordu, dedem dışarıdaki sandalyede oturuyordu, bütün gün hiç konuşmuyorlardı nerdeyse ve dükkanın hemen yanındaki kıraathaneden sürekli çay getiriliyordu dedeme...

Az daha unutuyordum, bir de Bafra sigaraları vardı onun. Evin salonundaki küçük dolabında otuz pakete yakın sigara bulunurdu hep ve bu sayı yirmiye düşünce yeni bir onlu paketle tamamlanırdı hemen. Beyaz alabros saçları ile uzun boylu, heybetli bir adamdı dedem...

Madem başladım, anneannemle devam edeyim bari. Kısa boylu, tombulca bir kadındı. Bilgiç ve otoriter bir yapısı vardı ama buna tezat olarak bir o kadar heyecanlı, hatta telaşlı davranırdı çoğu durumda. Dedemle çok az konuştuğunu gözlemlerdim onun. Anneme nedenini sorduğumda "zamanında çok çekti dedenden" yanıtını alırdım her seferinde... Anneannem biraz Fransızca biliyordu, en azından bildiğine beni inandıracak kadar ve ayrıca eski yazıdan okuyordu kitabı, yine beni inandıracak kadar. Ezberlediğim dua başına bir lira vermesi, ikinciyi daha çok önemsediğini düşünmeme neden oluyordu ve uzun dualar için iki buçuk lira istememe de tabii... Bir de tavukları vardı, tam tamına beş tane. Her birine rengi ile alakalı bir isim takmıştı ve yanına çağırıp güvercin besler gibi yemliyordu onları. Kahvaltıda beş taze yumurta yiyorduk her sabah ve bunu anneannemle tavukları arasındaki duygusal bağa borçluyduk muhtemelen.

Ve dayım... Onu en sona sakladım. Kırklı yaşlarının başında kısa boylu, göbekli biriydi o. Bir altmış civarındaydı boyu ve yüz kilonun üzerindeydi tahminimce. Artizlerden çıkan Müjdat Gezen'e benzerdi yüzü ve davranışları da. Sürekli gülen bir ifadesi vardı suratının, muzipti de ayrıca. Çok eskiden evlenmiş, boşanmıştı sonra. Bir kızı vardı ama ben görmemiştim hiç, belki kendisi de göremiyordu artık...

Postanede çalışıyordu dayım, gişe memuru olarak. Ama hemen her işi yapabildiği kesindi dairede, bazen telemin başında şerit ayıklıyor, bazen gelen mektupları ilçe kutularına yerleştiriyor olurdu yanına gittiğimizde. Yakınlardaki birkaç kasabada şeflik yaptığı da olmuştu geçici görevle ama genellikle sıradan bir memur olarak geçmişti vazife hayatı. Hiç müdürlük yapmamış olması, dedeme ve onun babasına oranla başarısız bir kariyer gibi görünüyordu belki ama iniş çıkışı da azdı en azından. Tüm vazife hayatı boyunca yaptığı tek kaide dışı iş, ilçe kutularına benim de mektup dağıtmama izin vermesiydi muhtemelen...

Sürekli dolaştırırdı beni dayım, sinemaya ve futbol maçlarına götürürdü sıkça. Ama en çok bilardo salonlarına giderdik onunla. Müthiş oynardı üç topu, "Gürol Abi geldi" dediklerini duyardım diğerlerinin, biz salona girdiğimizde. Kaybettiğini hiç görmemiştim. Bir kez yenilir gibi olmuştu ama sonra müthiş bir seriyle geriden gelip kazanmayı bilmişti. Parasına oynamazdı ama hiç dayım. Rakipleri "Gürol Abi yapma, bizden bu" deseler de, kendi oyununun parasını verirdi her seferinde. Bazen de kapalı spor salonuna giderdik ve masa tenisi oynardık. Onda da iyiydi, biraz beni oyaladıktan sonra tanıdığı birileriyle oynar ve gene kazanırdı. Bazıları böyledir. Onları izlerken, sanki kazanmak için yaratıldıklarını sanırsınız ama kaybettikleri de olur; hem de en önemli oyunlarını kaybederler hayatlarının. Her neyse...

Dayımla yaptığımız gezintiler içinde benim için en değerli olanları gittiğimiz futbol maçları idi. Bir zamanlar şehrin futbol takımında oynarmış dayım, sağ bek olarak. Maçın birinde topuğu çıkınca bırakmış ama. Bazen sahaya gittiğimizde şehrin amatör takımlarının idmanlarına rast gelirdik. Dayımı hemen tanırlar ve birlikte oynamaya çağırırlardı. Gülerek "sağolun çocuklar" derdi. Yalnızca bir keresinde, herhalde canı çok istemişti, üzerindeki gömleği çıkarıp tellere astığını ve bir forma giyip pantolon ve iskarpinleriyle öylece sahaya girdiğini hatırlıyorum. Hemen sağ bekteki yerine geçmiş ve hızlı başlamıştı. Top ayağına geldiğinde bulunduğu taraftan çizgi boyunca göbeğini hoplatarak ilerliyor, önüne geleni kıvrak bilek hareketleriyle geçip, topu ceza alanı içindeki takım arkadaşlarına doğru gönderiyordu. Giderek yoruldu ve son seferinde sıfıra kadar gitmeyip, bulunduğu noktadan kaleye vurmayı denedi. Gol olmamasına rağmen iyi bir vuruştu, yerden ve az farkla dışarı gitmişti top. Takım arkadaşları alkışlarken, o "benden bu kadar" diyerek kenara yürümüştü. "Ne oldu dayı?" dediğimde "hem yoruldum, hem de şut atayım derken pantolonum yırtıldı" diye cevap vermişti apış arasını işaret ederek. Katıla katıla güldürmüştü beni yine, sonra da tost yemeye gitmiştik...

Sesinin de güzel olduğunu belirtmeliyim herhalde onun, her ne kadar keyfi yerindeyken sözlerini anlamadığım, ağır mı ağır sanat müziği şarkıları söylese de. Onu dinlerken sıkıldığımı gördüğünde annemin "bu şarkıyı söylemek zordur ama" dediğini unutmamışım bir de. "Demek ki zor bir şey yapıyor dayım" diye düşünmemi istiyordu muhtemelen. Ama o sıralar hem zorluk tanımım başkaydı benim, hem de müzik ilgi alanımın dışındaydı.

Bütün bunları anlattım, sonradan fırsatım olmayacak çünkü. Dediğim gibi, o yıl Kağan'dan ötürü tatil programım hayli farklı olacaktı. Diğer bazı şeyler gibi...

* * *

Tatilin ilk günü sakin geçti. Alışkanlıktan olsa gerek, erken uyandım. Annem Kağan'la ilgilenirken, babamla kahvaltı ettim, sonra o gitti. Tarım ürünleri ticareti yapıyordu babam. Köylerden pamuk, susam, tütün, anason, buğday alıyor; büyük tüccarlara ya da fabrikalara satıyordu. Bazen aldığı ürünü bir süre bekletip, İzmir'deki borsada sattığı da oluyordu. Ya daha iyi kazanıyordu böyle yapınca, ya da çok zarar ediyordu. Zarar ettiği zamanlar, İzmir'den döner dönmez annemi bir kenara çeker, saatlerce konuşurdu onunla. Beklenmedik bir şey yüzünden fiyatların düştüğünü, aslında kararının doğru olduğunu anlatmaya çalışırdı. Ama bir tür pişmanlık sezerdim anlatış şeklinde yine de. Belki de devam etme gücü buluyordu kendinde o konuşmalar sayesinde; tam bilemiyorum.

Öğleye doğru yine sefer taslarını yüklenip, küçük bisikletimle yemek götürdüm ona. Tatilin kasabada geçecek olmasının, yemek kuryeliği görevimin kesintisiz devam edeceği anlamına geldiği ortadaydı. Babamın arka tarafı büro olan büyük bir deposu vardı kasabanın göbeğinde. Pamuk balyalarını kamyona yüklemeden önce tartmalarını izledim bir süre, sonra muhasebecisi ile tavla oynamalarını. Deponun arka tarafındaki anasonların üzerinde iki saate yakın uyudum, keskin kokuyu içime çekerek.

Akşamüstüne doğru eve dönerken, Altan'ı gördüm karşı kaldırımda. Yanında Tural da vardı. Onlara doğru sürüp, yanlarında durdum. Tural burnunu karıştırırken, Altan sordu;
"Yarın erken kalkacağız, sen gelecek misin bizimle?"
Beklemediğim bir soru olmuştu bu.
"... Nereye gideceksiniz?"
"Muhtar Baki'nin bahçesine... Muşmula çalacağız."
"??. Olmaz. Çalamazsınız..."

Yüzünde tuhaf bir gülümseme belirdi.
"Biz gideceğiz. Sen korkuyorsan, gelme."
Tural'a baktım;
"Söylemedin mi ona?..."
"Neyi?"
"Geçen yaz Muhtar'ın seni yakaladığında nasıl dövdüğünü..."
"Söyledim. Geçen yılın intikamını alacağız işte !.. Hem Altan 'bu sefer ben varım, bir şey olmaz' dedi."
"Yapamazsınız. Sizi parçalar..."

Altan yine gülümsedi. Bu çocuğa ısınamamıştım bir türlü.
"Bu sefer yapacağız... Sen gelme istersen..."
Zor durumdu. Kısa bir süre önüme baktım, sonra da yüzlerine.
"Karakuş geliyor mu?.."
"Sen gelirsen gelir belki,"
dedi Tural. "Çağıralım mı?.."
"Ya Nafiz?"

"Babası ile dükkana gitçekmiş erkenden. 'Ben gelemem' dedi."
On saniye kadar düşündüm.
"... Tamam. Karakuş'u çağırın. Ben geliyorum... Saat kaçta?"
"Erken işte. Salim Abiler'in bahçede buluşuyoruz."

Altan'a şöyle bir baktım, bisikleti eve sürdüm.

Muhtar Baki sokağın başındaki evde oturuyordu. Eskiden yıllarca mahalle muhtarlığı yapmış; sonra karısı ölmüş, o da bırakmış muhtarlığı, ama görev olarak bırakmış sadece, unvan olarak değil. Uzun boylu, şişmanca, kel kafalı, beyaz pala bıyıklı, dev gibi bir adamdı. Yaşlıydı ama yine de herkes ürküyordu ondan. Hatta çocuklar aralarında karısını onun öldürdüğünü anlatırlardı birbirlerine. Bahçesi bizimkilerden daha genişti ve en iri muşmulalar onun ağaçlarında yetişiyordu. Gözü gibi bakardı ağaçlarına. Salim Abiler'in bahçesi ile aralarında yalnızca bir bahçe vardı; kullanılmayan bir eve ait olduğundan boştu ve bakımsızdı o da.

Muhtar Baki'nin muşmulalarını çalmış olmak, o sıralar en iyi referanstı mahallede. Ben hariç hemen herkes en az bir kez denemişti ve duyduğum tek başarı hikayesi Mahmut Abi'ninkiydi. Mahmut Abi'nin o sıralar lise sona gittiğini söylersem, durumun ümitsizliğini daha iyi kavrarsınız belki...

* * *

Ertesi gün saat dokuz gibi Salim Abiler'in bahçesine gittiğimde ekip beni bekliyordu. Altan ve Tural yerde buldukları birer büyük taşa oturmuşlardı. Karakuş ayakta duruyordu, bahçe duvarına yaslanmıştı ve endişeli görünüyordu. Salim Abi tek katlı evlerinin taraçasında çömelmiş, annesinin sana yağı sürdüğü ekmeğini yiyor ve uzaktan bizi izliyordu. Salim Abi ortaokula gidiyordu ve göbeği daha şimdiden dayımınkini hatırlatıyordu. Elinde sürekli yiyecek bir şeyler olmasına alışmıştık onun; ama gerçeği söylemek gerekirse, durumu hiç de iç açıcı görünmüyordu. Altan geldiğimi görünce bana doğru döndü.
"Kolay olacak, sen gelene kadar biz her şeyi düşündük."
"Ne düşündünüz?"
"Sen ve ben ağaca tırmanacağız, en büyük olana. Tural aşağıda bizim attıklarımızı toplayıp, torbaları dolduracak."
"Niye en büyüğüne çıkıyoruz? O bahçenin ortasında. Duvara yakın olana çıksak ya."
"Olmaz. Hem en irileri onda, hem de Muhtar'ı en kızdıracak olan o."
"Salaksınız siz. Peki, Karakuş?"
"O evin önünde gözcülük yapacak. Muhtar dış kapıya çıktığı anda bize haber verecek."
"Nasıl verecek, tıslayarak mı? Baksana, şimdiden korkmuş görünüyor, o durumda hiç ses çıkaramaz !"
"Islık çalar o zaman..."

Karakuş'a baktım.
"Islık çalabiliyor musun sen?"
Başını salladı.
"Çal bakalım o zaman !.."
Diliyle dudaklarının arasından zayıf bir ses çıkardı. Altan atıldı.
"Tamam!.. Duyabiliriz bunu!.."

Plan basitti aslında. Tabii bazı riskler vardı. Karakuş'un zamanında haber vermesi şarttı bir kere. Muhtarı görür görmez ıslık çalmalı ve bize ağaçtan inecek zamanı kazandırmalıydı. Panikleyip koşmaya başlar ve ıslık çalmak ağaca vardıktan sonra aklına gelirse ya da daha kötüsü seslenerek haber vermeye çalışırsa, Altan ve ben hapı yutardık muhtemelen... Bir de boş bahçeyi hızla geçip Salim Abiler'inkine atlamamız gerekiyordu, kim olduğumuzu anlayamaması için Muhtar'ın. Oraya atlayabildik mi duvarın arkasında güvende olacak, sonra da ağaçların arasından birer birer taraçaya tüyecektik. Salim Abi bizi bekleyip muşmula torbalarını içeri alacak; elimize topu verecekti. Top oynamaya çıkar gibi çıkacaktık bahçeden ve öğleden sonra buluşmak üzere herkes evine gidecekti. Plan buydu ve kabul etmeliyim ki Altan zeki bir çocuktu...

Boş bahçeyi hızla geçtik, duvarın üstünden Muhtar'ın etrafta olup olmadığını kontrol ettik. Salim Abi annesinin pazara çıkarken kullandığı naylon torbalardan birkaçını vermişti bize ve torbalar koşarken çok ses çıkarıyordu. İyice dürüp büktük onları ve Tural'ın tişörtünün içine sokuşturduk. Önde Altan ve ben, arkada Tural ve Karakuş; Muhtar'ın bahçesine atladık. Yavaş yavaş hedef ağacımıza doğru ilerledik. Önünde kısa bir süre durduk. Altan, Karakuş'a eliyle eve doğru gitmesini işaret etti. Karakuş tedirgin adımlarla ilerledi ve taraçanın tam karşısındaki eski kuyuyu siper alarak evi gözlemeye başladı. Önce Altan tırmandı ağaca, arkasından da ben... VAY ANASINI!!! Hayatımda hiç bunlar gibisini görmemiştim !.. Salim Abiler'inkilerden nerdeyse üç kat daha iriydi bu muşmulalar !.. Birinin tadına baktım. Şahaneydi !!. Altan'ın sinirli bir şekilde gözlerini bana diktiğini görünce, çeşniciliği bırakıp topladıklarımı yere atmam gerektiğini anladım. Bir süre sonra tek tek koparmak zor geldi, muşmula gruplarını dallarıyla birlikte koparıp, doğrudan aşağı atıyorduk. Tural aşağıda, ağacın etrafında daireler çizerek koşuyor; attıklarımızı toplayıp torbalara dolduruyordu ve yukarıdan hayli eğlenceli görünüyordu bu hali...

On dakika içinde iki torbayı doldurmuş, üçüncüye başlamıştık ki, Karakuş'un zayıf ıslığı duyuldu. Ben önce anlayamadım, etraftaki sineklerin vızıltısından ayırmak güçtü çünkü. Altan hızla aşağı inmeye başlayınca farkına vardım durumun ve birkaç küçük dalı kırarak alta indikten sonra atlamak zorunda kaldım toprağın üstüne. Altan dolu torbalardan birini yüklenmiş, Tural'la birlikte bahçe duvarına doğru koşuyordu. Etrafıma bakındım. Karakuş on metre kadar gerideydi, paytak koşu stili nedeniyle daha ağaca varamamıştı. Muhtar'ın sesi duyuldu hemen sonra:
"Köpekleeeeer !.. Hırsız köpekleeer !!. Gebertecem sizi it oğlu itler !"
Karakuş zar zor yanıma geldiğinde, Muhtar da yolu yarılamıştı muhtemelen. Duvara doğru koşmaya devam ettik. İkimiz aynı anda, bir çırpıda boş bahçeye atladık. Bu sırada Muhtar da ağaca ulaşmıştı anlaşılan;
"Bütün dalları kırmışsınız hergeleler !!. Allah belanızı versin !!. Bir yakalayayım, göreceksiniz muşmula çalmayı !.."
Boş bahçenin duvarının dibine sinmiştik Karakuş'la birlikte. Karşıya doğru baktık. Altan ve Tural görünürde yoktu. Salim Abiler'in bahçeye geçmişlerdi muhtemelen. Ne yapmak gerektiğini düşündüm. Karakuş'a baktım. Nefes nefeseydi ve titriyordu. Tam elimle sakin olmasını işaret etmeye çalışıyordum ki, bir metre önümüze yumruk büyüklüğünde bir taş düştü !.. Derken bir tane daha ! MUHTAR TOPÇU ATEŞİNE BAŞLAMIŞTI! Karakuş iyice panikledi, fırlayıp koşmaya yeltendi ama kolundan tutarak engelledim onu. Boş bahçeyi boydan boya kat ederken, Muhtar kim olduğumuzu görebilirdi çünkü. Bu sırada diğerlerinin iki katı iriliğinde bir taş düştü ayaklarımızın hemen dibine !.. Muhtar'ın sesi de giderek yaklaşıyordu öte yandan. Birbirimize baktık. Aynı anda yerlerimizden fırladık ve koşmaya başladık. Arkamıza bakmaksızın koşuyorduk !.. Tam Salim Abiler'in bahçe duvarına yaklaşmışken, Karakuş'un yanımda olmadığını fark ettim. Dönüp arkama baktım. Yüzüstü yerde yatıyordu. Sırtının ortasına irice bir taş isabet etmişti... KARAKUŞ VURULMUŞTU!!.

Biraz debelendikten sonra ayağa kalktı. Yüzünde acı ve kızgınlık ifadesiyle, yavaş adımlarla yanıma geldi. Muhtar kendi bahçe duvarından bize bakıyor ve söylenmeye devam ediyordu. Neyse ki gözleri uzağı seçemediğinden, kim olduğumuzu anlayamamıştı hala. Boş bahçenin ucunda öylece ayakta duruyorduk. Karakuş omzuma doğru, iteklemek ister gibi atıldı. Geri çekildim.
"Ka-kaçacaktım ben !.. Tu-tuttun beni !.. Ka-kaçı.. yo-yordum ne güzel..."
Cevap vermedim.

Duvarın üstünden atlayıp, diğerlerinin yanına gittik. Bizim gecikmemizden ötürü 'B planı'na geçmişlerdi anlaşılan. Taraçaya oturmuş, hasılatı mideye indirmekle meşguldüler çünkü... Biz de oturduk. İki torba muşmulayı bitirinceye kadar yedik bir buçuk saat boyunca. Salim Abi'den kurtarabildiklerimizi yedik daha doğrusu. Tabii çıkarken top falan almadık yanımıza, geğirerek ve karınlarımızı ovuşturarak evlerimize dağıldık...

* * *

Ertesi sabah babam kendisiyle birlikte gelmemde ısrar etti. Yayla köylerinde ekinler toplanmaya başlanıyordu yakında ve babam çiftçilerle pazarlık yapmaya gidecekti. Anadol'a atlayıp, dört ya da beş köy dolaşacaktık herhalde. "Akşama döneriz ancak" dedi anneme çıkarken. Sanırım onun yükünü azaltmak için beni evden uzaklaştırmak istiyordu biraz da. Bir gün önceki hengameyi göz önüne alarak, bir süre ortalıkta görünmemeyi uygun bulduğumdan, cazip geldi kasaba dışına çıkma fikri; itiraz etmedim ona.

Öğleden önce bir köye uğradık, uzun kaldık orada. Epey mahsul aldı babam anladığım kadarıyla; tarlasına baktığı çiftçilerin tamamına yakını ile el sıkıştı çünkü. Öğleye doğru bir diğerine geçtik, Dengele idi köyün adı. "Bura çiftçisinin sağı solu belli olmaz; benimle anlaşır, yarın döner başkasına satar" diyordu babam arabada ama fena gitmedi orası da. Üç-dört tarlaya baktık. Onlar pazarlık ederken, ben ekinlerin içinde yuvarlandım bir süre. Koyu sarı başaklar, tepede güneş, cırcırböcekleri... Büyük zevkti doğrusu... Sonra köylülerden birinin evinde öğle yemeği yedik, davar etinden kavurma ve höşmerim peşi sıra. Sanırım iki-üç duble de içti babam yemekte, diğerleri ile beraber. Çevredeki birkaç köye daha uğrayacaktık bildiğim kadarıyla ama babamın yer sofrasından kalkması gecikti ve ancak ikindiye doğru düşebildik yola yeniden. İki köyü daha dolaştık. Neşelenmişti birden; konuştuğu herkesle el sıkışıp öpüşüyordu babam. "Demek ki üç duble içince ticaret de kolaylaşıyor" diye düşündüm içimden...

Kasabaya geri döndüğümüzde hava kararmış, akşam olmuştu.
"Vakit geç oldu, evde yemek hazırlatmayalım şimdi annene. Camız'a gidelim ha?" dedi babam. "Olur" anlamında başımı salladım.

Camız'ın kasabanın içinde iskeleye yakın bir lokantası vardı. 'Camızın Yeri'... Turistler giderdi çoğunlukla. Tabelasında 'Restaurant' ibaresi bulunan tek lokantaydı kasabada. Camız hayatımda gördüğüm en şişman adamdı. Hem yüzü, hem de şişmanlığıyla artizlerden tek tük çıkan Necdet Tosun'a benzetirdim onu. İnce bıyığının altında hep bir kürdan olurdu ve sıkılıyormuş izlenimi veren bir yüz ifadesiyle dolaşırdı ortalıkta. Nedense biz vardığımızda neşesi yerine gelir, masaya oturup babamla şakalaşmaya, ona takılmaya başlardı. Hatta yaptığı bir şakaya gülmediği zaman "şak!" diye babamın sırtına vurduğu olurdu ara sıra. Böyle durumlarda babam elindeki bardağı masaya bırakır, yavaşça yüzünü Camız'a dönerdi:
"Şşş, Camıııız !.. Rakı içiyoruz burda, karışmam sonra haaa !.."

İskeleye yakın bir masaya oturttu bizi Camız. Babam ızgara söyledi rakının yanında, bir de salata. Ben iskender istedim, onu seviyordum en çok. Yemekler gelene dek babam ilk dublesini bitirmişti salatayla birlikte. Derken Camız geldi elinde rakısıyla; babamın yanına oturdu. Kendine de ızgara söylemişti, kadeh tokuşturmaya başladılar. Sağdan soldan konuşuyorlardı. Zaman ilerledikçe Camız'ın iyice çenesi düşmeye başladı. Babama yan masada yemek yiyen turist kızları gösteriyor, kendi karısının duba gibi olduğunu anlatıyordu. Babam lafa girip, "Camız sen aynaya bakmıyor musun hiç?" diyordu arada, ama duymuyordu bunları. Konudan konuya atlıyordu. Evinin çatısına yaptığı çiçekliği ve çiçeklerini anlattı bir süre. Sonra lafı ilkokul sona giden oğluna getirdi. Çok akıllı ve başarılı olduğunu, öğretmeninin sınavları kazanmasına kesin gözle baktığını falan anlattı. Çocuğu tanıyordum. Dış görünümü küçük Camız gibi olsa da, gerçekten akıllı bir çocuktu; okul birincisiydi. Ama babama dokunmuştu anlaşılan Camız'ın oğlunu övmesi; durduk yerde araya girdi, hem de ne giriş...
"O..." dedi beni göstererek. "O da çok başarılıdır !.. Bir oturuşta yaşı kadar bira içebilir..."
Çatalımla tabaktaki pide parçalarını kurcalarken masadaki sarhoş dalaşına dahil olmak üzereydim. Kulak kesildim doğal olarak. Camız sesli bir kahkaha attı, bütün masalar bize doğru baktı bir anda. Sonra babamın sırtına bir şaplak indirdi.
"Amma yaptın be abi !!. Nasıl içsin altı-yedi şişe birayı çocuk?.."
"Ağustos'ta sekiz oluyorum ben..."

Galiba konuşmaya katılmak için yanlış anı seçmiştim!.. Ne yapayım, o zamanlar hassas olduğum bir konuydu bu...

"Sekize iki ay var daha, yedisin sen şimdi, kurcalama fazla" dedi babam ve Camız'a dönüp ekledi; "yedi şişe içer, nesine giriyorsun iddiaya?.."
"Valla abi, içsin yedi şişe birayı, bu ve bir dahaki yemekler benden!.. Ama içemezse..." Kısa bir süre düşündü...
"İki hafta sonra küçük baldız evleniyor. Bir gömlek, bir de pantolon alırsın artık bana... Biraları yazmam hesaba ama, söz!.."
Babam bana baktı. Yüreklendirmek istemiyordum onu aslında, ama yapamayacağımı düşünmesi daha ağırıma gidecek gibi görünüyordu bana. Pide parçaları ile oynamayı bırakıp, gelişmeleri gözlemeye başladım. Babam dubledeki son yudumu çekip, bardağı masaya yavaşça koydu.
"Kabul!..."
İşte şimdi ayvayı yemiştim. Babam ilk kez benim üzerime bahis oynuyordu bir konuda. Ne var ki en azından zamanlama hatası yapıyordu; on yıl daha beklese iyi olurdu.

Ve ilk şişe geldi masaya... Neyse ki küçük şişe vardı lokantada. Aslında yabancısı olduğum bir içki değildi bira benim. Hep birlikte dışarıda yemek yediğimiz zamanlarda, iki-üç kez bir şişeye izin vermişti babam; hatta kendisi ısmarlamıştı garsona. Çok lezzetli bulduğum söylenemezdi ama zorlanmamıştım içerken. Meğer bugüne hazırlıkmış onlar babamın gözünde... Birinci şişeyi on dakikada bitirdim. Babam ve Camız tek tük de olsa bir şeyler konuştular bu sırada. Babam havanın çok sıcak olduğundan bahsetti, Camız "beni nem mahvediyor abi" dedi. Haklıydı, suratından ve gömleğinden fışkırıyordu ter adeta. İkinci şişeyi biraz daha yavaş içtim, onbeş ya da yirmi dakikada; ilki kadar rahat gitmiyordu. Sonlarına doğru tamamen bana yönelmişti bakışları. Yan masalarda oturan turistlerden destek verenler oldu ya da gülerek laf atanlar. Anlamışlardı iddiayı muhtemelen. Üçüncü bira geldiğinde, başlamadan önce derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. Bu da dahil beş tane daha içmem gerekiyordu ve durum pek iç açıcı görünmüyordu bana. Yine de hızlı başladım şişeye ve neredeyse üçte birini ilk dikişte içtim. İşte o anda midemde bir hareketlenme başladı!. Sesli bir geğirti ile ilk taarruzu atlattım. Tempomu düşürerek devam ettim. Kimseden çıt çıkmıyordu. Etraftaki tek ses, karnımdan gelen gurultu idi, bir de ara sıra becerebildiğim ve beni hayli rahatlatan geğirtiler tabii. Ne var ki zaman yaklaşıyordu!... Tereyağlı iskenderin üstüne gelen üçüncü bira içeriyi allak bullak etmeye yetmiş de artmıştı bile. Son yudumu çekmemle, "ben tuvalete gidiyorum" deyip masadan fırlamam bir oldu. Güçlükle yetiştim alaturka helaya ve bir güzel kustum. Tepedeki sifonun ipini çekip, döner parçalarının delikten gidişini izledim. Tekrar ayağa dikildiğimde mide arızasının yerini baş dönmesine bıraktığını fark ettim. Yine de kendimi daha iyi hissediyordum, genzimdeki hafif yanma dışında.

Masaya geri döndüğümde babamın yüzünün asık olduğunu gördüm. Bırakacağımı düşünüyordu. Garsona "bira!" diye seslendim. İddia konusu kaç şişe içeceğim idi, kaç kere kusacağım değil!.. Babam gülümsedi, Camız'ın sırtına "şak!" diye vurdu. "İhtiyaç molası sona erdi!.." deyip bir kahkaha attı. Dördüncü bira rahat gitti ama etrafa bakmaya başlamıştım içerken. Masaya baktığım zaman başımın dönmesi şiddetleniyordu çünkü. Üstelik etraftaki yüzler de uzamaya başlamıştı hafiften, konuşmaları zaten seçemez olmuştum çoktan... Beşinci geldiğinde masayı tutmaya başlamıştım artık, devrilmemek için. Yine de devam ettim. Hiç kimseyi görmüyordum etrafta ve içtiğim şeyin tadı da gelmiyordu ağzıma. Sadece dudaklarıma kadar götürüp aşağı döküyordum o kadar. Ve o da bitti... Altıncı için fazla bir şey söyleyemiyorum. Sonlarına doğru ağzımı bulamayıp bir kısmını üstüme döktüğümü hatırlıyorum yalnızca, dibinde biraz kalmışken "tamam bu!" deyip diğerini istediğimi bir de... Ama ne yazık ki yedinci birayı göremedim geldiyse bile. Başım dönüyordu, uykum gelmişti, kollarımı masanın üzerinde kavuşturdum ve...

Ertesi gün gözümü açtığımda vakit öğleye yaklaşmıştı muhtemelen. Salondaki divanda yatıyordum, üzerimde bir battaniye vardı ve terden sırılsıklam olmuştum. Annem yerde Kağan'ın altını değiştiriyordu, babam işe gitmemişti hala ve karşı koltukta oturuyordu. Kafamı yastıktan kaldırıp, doğrulmaya çalıştım ama olmadı. Gözlerim yarı açık, kısık bir sesle sordum ona.
"Kaybettik değil mi ?.."
Gülümseyerek yanıtladı.
"Kaybettik."
Arkamı döndüm, uyumaya devam ettim.

Uyku bazen her şeyin yerine geçer, bazen hiçbir şeyin. Uyumadan önce neye ihtiyacınız olduğuna bağlıdır bu... Benim sadece uyumaya ihtiyacım vardı; o gün, o yaşta...

* * *

Bütün gün kendime gelemedim bir türlü. Akşam babam geldiğinde hala yatıyordum ama artık gözlerim açıktı en azından. Son iki saattir tam karşımdaki duvar halısını inceliyordum. Bir adam gitar çalıyor ve kızlı erkekli bir grup dans ediyordu halıda. Biri de duvara dayanmış öylesine duruyordu. Kendimi hangisinin yerine koydum dersiniz ?..

Ertesi gün herkesten önce kalktım. Yapacak pek bir şey yoktu o saatte. Artizleri yeniden saydım, tam tamına beş yüz üç tane ve yeniden istifledim tabii. Sabah kahvaltısını herkesle birlikte yaptım ama zor yutabiliyordum yediklerimi. Sonra dışarı çıktım, bahçenin alçak duvarına oturdum ve öğleye kadar sokağı seyrettim öylece. Öğle vakti yokuşun üzerindeki caddede küçük bir otobüs durdu. İki kişi indi içinden; bir valiz, üç-dört pazar çantası ve küçük bir kümes... Yokuş aşağı bizim eve doğru yürümeye başladılar, anneannemle dayım geliyordu uzaktan...

Dayım daireden bir günlüğüne izin almış, anneannemi getirmişti; aynı gün geri dönmesi gerekiyordu. "Sana Gökmen'in formasından getirdim" dedi bana. Sarı kırmızılı formanın arkasına bezle diktiği numarada '10' yazıyordu. Gökmen 9 giyiyordu ama bir şey söylemedim ona. Aynı takımı tutmuyorduk dayımla, o Beşiktaş'lı idi.

Öğleden sonra geri dönen otobüsle gitti dayım. Anneannem Kağan'la ilgilendi bir süre, sonra annemi karşısına alıp, epeyce konuştular çocuk bakımı hakkında. Akşama doğru getirdiği patlıcanlarla 'karnıyarık' yapmaya başlamıştı bile. Eve hareket getirmişti anneannem, tavukları da bahçeye...

Birkaç gün gayet olağan geçti. Nafiz'den otuz artiz daha üttüm, bir kez de Tural'la dağa çıktım dolaşmaya. Yukarıdaki Kayagöz mahallesi ile maç yaptık okulun bahçesinde, kazandık ve dört gol attım, Altan'dan bir fazla. Tatil iyi gidiyor gibiydi şimdilik. Ama ertesi gün yeni bir sorun çıkacaktı çözmem gereken...

Sabah uyanıp yüzümü yıkadım. Bahçeye çıktığımda anneannemi anneme dert yanarken buldum. Sesi telaşlıydı her zamanki gibi.
"Deli olcem deliii!.. İyilerdi, hiç bi şeyleri yoktu!.. Hava değişikliği bozdu bunları, hava değişikliğiii!.."
Annem onayladığını belirtir şekilde başını sallıyor ama anneannemin yakınmaları bitmek bilmiyordu. Onları bir süre daha dinledikten sonra durumu kavradım:
ANNEANNEMİN TAVUKLARI YUMURTLAMIYORLARDI!

Ertesi sabahı bekledim, nerdeyse bütün gün tavukları izleyerek. Son derece normal görünüyorlardı. Bahçede oradan oraya volta atıyorlar, anneannemin serptiği yemi iştahlı bir şekilde yemeye devam ediyorlardı ama yumurtlamıyorlardı işte... Görünüşe göre tek sebep vardı, o da anneannemin seyahat amaçlı kümesini yumurtlamaya elverişli bulmamalarıydı. Ben bu sonuca varmıştım yani. Öğleye doğru bu fikrimi ona söyledim, tavuklara yem verirken. Yüzüme şöyle bir baktı.
"Sen çok akıllı olmuşsun görmeyeli! Ama ondan değil... Evde bile gelip bu kümese yumurtlardı bunlar!.."
Yaşlıları ikna etmek güçtü ve ısrar etmenin de bir anlamı yoktu. Sonuç olarak ortada bütün gün zırlayan bir yaşlı kadınla, yumurtlamayan beş tavuk vardı ve bu soruna bir çözüm üretmem gerekiyordu.

Fikir aklıma akşamüstü geldi. Hatta tam önünden geçiyordum fikrin. Sokağın öbür ucunda Güllü Teyze ile gelini Fatma'nın evleri vardı, birbirine bitişik. Güllü Teyze annemden daha yaşlıydı ve kocası yoktu, boşamıştı onu galiba. Bahçeleri genişti onların da, bütün gün basmadan dikilmiş şalvarları ile dolaşır dururlardı içinde. Ama bana ilham veren şey başkaydı bahçede. Belki on beş tane tavuk ve geniş bir kümes...

Koşarak Karakuş'un yanına gittim. Evlerinin bahçesindeki bir ağacın altında kestiriyordu, ayağımla kıçını dürterek uyandırdım. Hızla toparlandı, üzerindeki yaprakları silkeledi. Uyku sersemi gibiydi, bir süre ayılmasını bekledim. Sonra durumu kısaca özetledim. Yarın sabahtan itibaren işbaşı yapmam gerekiyordu ve geçmiş deneyiminden ötürü Karakuş'un gözcülüğüne ihtiyacım vardı. Bu görevde iki kişi olacaktık sadece.

Her sabah erkenden girip dört yumurta alacaktık Güllü Teyze'nin kümesinden ve getirip anneanneminkine bırakacaktık. İki ben, iki o. Ama Karakuş ikna olmuyordu bu kez. Türlü gerekçeler ileri sürüyordu. "Uyanamam o saatte" dedi önce, sonra "taze yumurta kolay kırılır, taşıması zor" gibi bilgece bir karşı görüş öne sürdü kekeleyerek. Çabucak derdini anladım ama. Yumurtaların birini ona vermeyi teklif ettim ve kabul etti hemen. Annesi sorarsa bizim kümesten aldığını, hatta anneannemin verdiğini söylemesini tembihledim bir de. Sabah altı civarında buluşmak üzere ayrıldık.

***

Uyandığımda bütün ev uykudaydı daha. Parmak uçlarıma basarak hole geldim, ayakkabılarımı alıp yavaşça sokak kapısını açtım. Dışarı çıkmadan önce salon penceresinin açık olduğunu kontrol ettim, kapıyı usulca kapatıp çıktım. Karakuş'un evinin önünde beş dakika kadar bekledim. Derken uykulu gözlerle ve sekerek çıktı evden. Duvar kenarlarından yürüyerek Güllü Teyze'nin evine vardık. Bahçe kapısı aralıktı, içeri süzüldük. Meyve ağaçlarının arasından kümese doğru ilerledik. Yavaşça kapıyı açtık. Ortalıkta yumurta falan görünmüyordu !.. Kümesin içinde Karakuş'la birbirimize bakıyorduk !.. Sonra Karakuş ani bir hareketle oturan tavuklardan birini kıçından dürttü. Tavuk "gıt!" diye bir ses çıkardı ve ayağa kalkıp bir iki adım attı. EVET! YUMURTA ALTINDAYDI!.. Üç tavuğu daha kaldırdık yerinden ve ellerimizde yumurtalarla ayrıldık yeni çiftliğimizden... Karakuş bizim bahçeye gelmedi, kendi yumurtasını alıp gitti. Ben diğer üçünü tişörtümün eteğine yerleştirip, dikkat ve itinayla bahçeye getirdim ve küçük kümesteki folluklara yerleştirdim. Anneannemin tavukları biraz şaşırmışlar gibiydi ama bu fedakarlığı biraz da onlar için yaptığımı anladıklarından olsa gerek, pek ses çıkarmadılar. Salon penceresinden içeri girdim, anneannem tıslayarak uyuyordu hala. Önce tuvalete, sonra da oradan geliyormuş numarası yaparak odama gittim. Şimdi ben de biraz uyuyabilirdim...

Bir-iki saat sonra anneannemin sevinç çığlıkları ile uyandım. Taraçaya çıktığımda kümesin yanında elindeki taze yumurtayı okşamakla meşguldü. Annem, hatta babam bile taraçadan onu izliyordu. "Biliyordum, yumurtlayacaklarını biliyordum!.." diyordu anneannem durmadan. Anneme ne olup bittiğini sordum.
"Bugün üç tane yumurtlamışlar."
"Sadece üçü mü yumurtlamış yani?!."

"Yavaş yavaş başlar bunlar yumurtlamaya. Hava değişikliğini ancak üstlerinden atıyorlar."
Gülümseyerek başımı salladım. Büyüklerin söylediklerini ihtiyatla karşılamak gerektiği bir kez daha anlaşılıyordu böylece. İnanmak istedikleri şeyin doğru olduğunu kanıtlamakta bizden de maharetliydiler onlar...

Karakuş'la mesaimiz dört gün daha sürdü. Anneannemin tavukları üç yumurta sınırını bir türlü aşamadılar ama keyfi yerindeydi yine de. Öte yandan sabahları değişen bir şey yoktu, sistem işlemeye devam ediyordu. Hatta giderek uzmanlaşmaya başlamıştık. Buluştuğumuzda birbirimize "günaydın" bile demeden doğrudan Güllü Teyze'nin bahçesine gidiyor; hiç konuşmadan işimizi bitirip dağılıyorduk. Tavuklar bile alışmaya başlamışlardı bu duruma, hem Güllü Teyzeninkileri, hem de anneanneminkileri kastediyorum. Biz kümese girince bir tür görev bilinciyle yerlerinden kalkıp iki adım atıyorlar, taze yumurtaları kendileri vermek istiyorlardı adeta. Anneanneminkiler de öyle, her sabah yumurta gelecek diye dört gözle bekliyorlardı, sanki onlara getiriyormuşum gibi. Biraz fazla mı abarttım dersiniz?.. Ama emin olun, buna yakındı tavırları...

Ve altıncı gün yakalandık Güllü Teyze'ye... Başarısızlıklarını anlatmayı pek sevmez insan, o yüzden nasıl olduğuna girmeyeceğim ben de. Bir eliyle Karakuş'un, diğeriyle benim kulaklarımızdan tutarak, eve kadar götürdü sabahın köründe. Benimkini bırakıp kapıyı çaldığında tüymeyi düşündüm bir ara ama Karakuş'un kulağı Güllü Teyze'ye kaptırmış halde, bana doğru küfreder gibi bir yüz ifadesiyle baktığını görünce gülmek geldi içimden ve vazgeçtim.

En çok anneannem bozuldu bu işe; büyük yıkım oldu onun için. Ve sinirini tavuklardan çıkardı. Akşam yemeğinde masaya pilav üzeri tavuk konduğunda, babamla göz göze geldik. Gülmemek için kendisini zor tuttuğunu fark ettim. Rahatladım, sırtına bir şaplak indirdim ve anneme doğru seslendim.
"Garson... Bira bana!"
Duvar saati sekize iki kalayı gösteriyordu, bütün kasaba bir sonraki günü bekliyordu ve Manank marka radyomuzda Bedia Akartürk bir Antalya türküsü söylüyordu. "Yumurtanın kulpu yok, gözlerimde uyku yok..."

- o -


"Sekize İki Kala", anı-öykü: Anlamayan Adam

irtibat: anlamayanadam@hotmail.com