ANLAMAYAN ADAM
anlamadı... anlamaz... anlamayacak...

04 Ocak 2009, Pazar

Sanki Bekliyor Gibiydi

-Di’li Gelecek Zamanın Hikâyesi-

“21 Mart Cuma sabahından hepinize günaydın sevgili izleyiciler. Günün haber başlıklarına geçmeden önce, henüz işe gitmek üzere evden çıkmamış olanları uyaralım. Bugün İstanbul’da hava kapalı ve oldukça soğuk. Sıcaklık mevsim normallerinin on bir derece, yanlış duymadınız, tam on bir derece altında. Akşama doğru yağmur bekleniyor. Aman tedbirli giyinin diyoruz. Ve araç kullanacak olanlar. Gece sıfırın oldukça altına inen sıcaklık değerleri nedeniyle özellikle köprü ve viyadüklerde buzlanma oluşmuş durumda. Araçlarınızı kontrollü sürmenizi, kayma olasılığına karşı dikkatli olmanızı öneriyoruz... Evet, sayın seyirciler şu anda arkadaşlarım uyarıyor, bağlantımız hazırmış. Özgehan Çelik birinci boğaz köprüsü Anadolu yakası yaklaşım viyadüğünde. Ondan son durumu öğreniyoruz. Özgehan? Seni dinliyoruz…”

Yavaşça doğruldu, gözlerini ovuşturarak televizyona baktı. Özgehan Çelik donmak üzereydi! Elini aşağı sallandırıp, yerdeki pakete uzandı. Kanepede sabahlamıştı, hâlâ akşamdan kalma sayılırdı, görünüşe göre ev de öyle. Kız arkadaşı gideli yaklaşık iki hafta oluyordu. Kendisiyle yeterince ilgilenmediğini düşünüyordu kız ve pasaklı denebilecek kadar düzensiz olduğunu ayrıca. Artık dayanamıyor olmalıydı ve aslına bakılırsa haklıydı da. Tabii başka şeyler de vardı muhtemelen ama onları kurcalamak pek işine gelmiyordu şu anda.

Arkası salonun geniş ön camına gelecek şekilde konumlandırılmış çalışma masasına oturdu. Yazarken dikkati dağılmasın diye öyle koymuştu masayı. Bilgisayar geceden beri açıktı. Sanki verdiği küçük molalar dışında durmadan ilerleyen bir yazarmış gibi, bilgisayarın tüm ekran koruma ve güç ayarlarını sıfırladığından monitör epey ısınmış durumdaydı. ‘Kahve yapana dek biraz soğusa iyi olur’ diye düşünerek, üstündeki yuvarlak düğmeye bastı. Ne garip. Neredeyse yazmadığı veya yazamadığı tüm zamanlarda açıktı bu cihaz ve tam yazacağı, daha doğrusu yazması gerektiği anda da kapalı. Beklenen uyum bir türlü sağlanamıyordu aralarında. Bu rutin yıllardır sürdüğüne göre, kendisi de en az cihaz kadar kusurlu olmalıydı.

Elinde kahve ile yeniden karşısına oturup düğmeye bastığında taptaze bir ‘klik’ sesi geldi monitörün içinden, ölü toprağını üzerinden atmıştı cihaz adeta. Kendisi de biraz hareketlense iyi olurdu artık. Dergi akşama baskıya giriyordu ve daha yazılmış tek bir satır bile yoktu. Ekranın sol üst köşesindeki yüz gülümsemeye devam ediyordu, materyaller masanın üzerine yayılmış bekliyordu ama parmaklar tuşların üzerine bir türlü gidemiyordu. Bu tür durumlardan çıkmak için genellikle güçlü bir başlangıç cümlesi gerekirdi. Başlanmalı ve bir çırpıda bitirilmeliydi. Diğerleri yapabiliyordu. En azından ilişkilerinde sıkça başına geliyordu, kendisi de yapabilirdi.

Masanın üzerindeki eski sayıları yeniden gözden geçirdi. Bir tanesinde karar kıldı. Koç burcuna başladı, bu aynı zamanda kendi burcuydu da. “Uzun süredir kafanızı kurcalayan bir konu sonunda çözüme kavuşacak. Bir dostla işbirliği söz konusu olabilir. Yapmayı düşündüğünüz şeyleri ertelemeyin.” Hiç fena değildi. Şimdi bunun devamını getirmek gerekiyordu. Öyle bir cümle eklemeliydi ki sonuna, sözgelimi kuaförde saçını yaptırırken okuyan bir kadın; dip boyasının kurumasını beklemeden öylece kalkıp bir internet kafeye gitmeli ve bir gün önce kendisine elektronik posta atan adama cevap yazmak istemeliydi. Bu kadar vurucu olmalıydı yani. On dakika kadar düşündü. Olmuyordu. Aklına elle tutulur bir cümle gelmiyordu. İlham perisi trafiğe takılmış olmalıydı. Birini şiir yazmaktan vazgeçirmeye çalışıyordu belki de. Birkaç okur mesajı yanıtlamanın kendisine iyi geleceğini düşündü.

§

Aslında yazı demek güçtü dergiye gönderdiklerine, onunkiler olsa olsa tefrika sayılabilirlerdi belki. İki yıl önce her bakımdan boşta olduğu dönemlerin birinde yakın bir arkadaşı ayarlamıştı işi. Okuyucu kitlesinin niteliği hakkında kolayca tahminde bulunulabilecek türden bir haftalık magazin dergisinin astroloji köşesini kotarıyordu. Dergiyi alan herkesin en az bir bölümünü okuduğu ama asla tamamını okumadığı köşe yani. Buna üzülmek yersiz olurdu elbet, eğer hepsi aynı bölümü okuyor olsalardı. Ama ne yazık ki birileri, vaktinde insan denen türü on iki ana karaktere ayırmıştı ve buna inananlar kendilerinin diğer on birinden anlamlı düzeyde farklı olduklarını sanıyorlardı. Belki de ‘ben ve diğerleri’ demekte zorlananların ‘biz ve diğerleri’ gibi makul sayılabilecek bir noktaya çekildikleri toplumsal rehabilitasyon alanıydı astroloji, kim bilir. Elbette egosu törpülenemeyenler için de bir şeyler düşünülmüştü, yükselen burçlar, biyoritm, vesaire. Bu gruptakilerin iflâh olması güçtü ama, sayfanın alt kısmında yanıtladığı okur mektuplarından biliyordu bunu. Başlığın hemen sağında belirtilen e-posta adresine gelen mesajlarda “Yengeç burcuyum, yükselenim oğlak. Doğum tarihimi ve saatimi veriyorum, yeni bir aşka başlamak için uygun zaman mı sizce,” benzeri sorular gönderenler çıkıyordu sıklıkla. Bu sorulara ilişkin de sağlam bir tezi vardı neyse ki. Çoğunlukla bireysel, periyodik olarak da dört sayıda bir dergiden cevap yazıyor ve “bu biraz da karşı tarafa bağlı olabilir. Somut biri varsa, onun da bilgilerini gönderin, kesin sonuç vereyim,” diye yanıtlıyordu öylelerini. “Ve lütfen unutmayın, yalnızca artı ile artının çarpımı artı yapmaz. Eksi ile eksinin çarpımı da artı yapabildiği gibi, artı ile eksinin çarpımı da eksi yapar.” Hah! Elbette. Matematiksel olarak bir sorun yoktu bu yanıtta. Sorun, aşkın dört işlemden hangisine dâhil olduğundaydı yalnızca.

Astrolojiden hazzetmeyen birinin bu dalın inceliklerine vâkıf olması ve yazılarını engin bilgi dağarcığına dayanarak yazması da beklenemezdi doğal olarak. Tuhaf bir yöntemi vardı burçları yorumlamakta kullandığı. Elinde bir nevi aile yadigârı kabilinden, onlarca yıllık dergi stoku vardı. Ellilerin ve altmışların Hayat mecmuaları. Şöyle bir harmanlayıp, aralarından içinde bulunulan hafta ile aynı tarihli olanlarını ayıklıyor, aşırı olumlu ya da olumsuz yazmamaya özen göstererek, kendince mükemmele yakın karışımlar hazırlıyordu. Ama yargılamakta acele etmemek gerek, her burç yorumunun sonuna bir cümle de kendinden ekliyordu zira. Öyle ya, yeteneğini ortaya koyduğu birkaç satır da olmalıydı yazının içinde, birilerinin kaderini tayin etme olasılığı bulunsa bile. Her neyse. Kategorik anlamda, derginin okuyucu grubuna daha fazla zarar vermesinin mümkün olmadığını bildiğinden, genellikle fazla zorlanmıyordu yazarken. Ama bazen edebi dürtülerinin ağır bastığı ve tıkandığı da oluyordu, örneğin bugün olduğu gibi.

Sayfasındaki formatın aynını bilgisayar ekranına da aktarmış, metinleri matbu form doldurur gibi bu ekran üzerinde yazıyordu. En üstte, mükemmele yakın bir gülümseme ile olumlu elektrik püskürten bir adam ve hemen yanında başlık, ‘Behiç Barkın’la Sırlar ve Gerçekler’! Müthiş, neredeyse tamamı yalan olsa bile…

Bir kere resim kendi resmi değildi, yüzündeki ifadenin fazlasıyla anlamsız olduğu kanısına varmıştı dergidekiler. Çerçevesiz gözlükleri, parlak dişleri ile hınzırca gülümseyen, alt dudağını çevreleyen bir tutam sakalın karizmatik hava kattığı bir fotoğrafı tercih etmişlerdi Behiç Barkın olarak. Zararı yoktu, isim de kendisine ait değildi nasılsa. ‘Selim Barkın’ da sıradan bulunmuş olacak ki, soyadı ile baş harf uyumu olacak şekilde ‘Behiç’ yapıvermişlerdi adını. Fena da olmamıştı, alışmıştı bile aslında. Gerçek kimliğinin astroloji köşelerinde heba olmasını engelliyordu bir bakıma. Öte yandan, hemen her gün yüz yüze geldiği bu görüntüde, resimle isim bütünleşmiş, ayrı bir gerçek kişiye dönüşmüştü sanki. Hatta soyadlarının aynı olması nedeniyle kardeşi ya da kuzeni gibi gelmeye başlamıştı Behiç kendisine. Ne ikili ama. Her sayının bitiminde ‘iyi işti’ diyerek Behiç’i de tebrik ediyor, hatta bira bardağını sağlığına kaldırıyordu. Evet… ‘Sırlar ve Gerçekler’. Sayfanın genel içeriği ile pek ilgisi olmasa da, bu resim ve başlıktaki tek doğru ifade buydu galiba.

Posta kutusunu açtı. ‘Bakalım bugün kimler geleceğini bana havale etmiş...’ İlk mesaj dergidendi. “Sayfa nerde kaldı,” şeklinde üç kelimeden ibaret. Standart yani. İkinciyi açtı. Hidayete ermek üzere olan bir hanımefendi malum doğum bilgilerini verdikten sonra “hacca gitmek için uygun zamanda mıyım,” diye soruyor ve ekliyordu. “Gelecek yıl biraz daha öne geliyor, o zaman da gidebilirim!” Üniversite sınavları arifesinde başarılı olup olamayacağını soranlara alışmıştı ama böylesini ilk kez görüyordu. Yanıt yazdığı takdirde yeni bir müşteri danışma servisini daha hizmete açmış olacaktı ve ülkenin şartları dikkate alınırsa hiç tekin olmayan bir konu başlığıydı bu. Silmeyi yeğledi. Üçüncü mesaj soru değil eleştiri içeriyordu daha çok. İnsan bir magazin dergisinde burcu hakkında okuduğu yoruma ne diye kızar da eleştiri yazısı yazar, anlamak mümkün değildi. Yaptığı yorumun içeriğinden çok kaynağına yönelik bir mesajdı bu seferki. Genç bir kızdı muhtemelen, “burcumla ilgili bu haftaki yorumunuzun son cümlesini Tantra hakkındaki bir kitaptan çalmışsınız, yakaladım, yeni okumuştum çünkü” diyordu. Olacak şey değildi. ‘Tatlım, o son cümle var ya, tüm yorumun içindeki tek özgün cümle,” şeklinde bir yanıt yazması mümkün olamadığı için fazla düşünmeden sildi onu da. Okur kitlesini tatmin etmek güçtü. Sorun gelecekleri ile değil, geçmişleri ile ilgiliydi muhtemelen…

‘Bunu da yanıtladıktan sonra sıcak bir banyo yapar, kendime gelirim,’ diye geçirdi içinden. Birkaç satırlık bir mesajdı. Selin Erkay adlı bir bayan okuyucudan geliyordu ve ‘selam’ ya da ‘merhaba’ gibi normal bir giriş sözü yerine epey iç burkan bir cümleyle başlıyordu.

“Ruhumun derinliklerinde senden kopamadığım için varlığımı uzaklaştırmaya çalıştım, ülkenin diğer ucuna gittim. Ama beni burada da rahat bırakmıyorsun. Ve ben artık dayanamıyorum. Bu sıkıntı daha fazla sürmemeli. Son sayıda senin de belirttiğin gibi perde kapanmalı, kapanacak da. Yarın benden sonsuza dek kurtulmuş olacaksın ve bazı okurların da elbette. Bu mesajı, onlar için biraz daha güzel şeyler yazmanda bir sakınca kalmadığını bilmen için gönderiyorum yalnızca hoşçakal…”

Selim Barkın diplerde bir yerde olabilirdi belki ama sanatsal algılaması hâlâ yüksekte bir yazardı. Bir metnin içindeki incelikleri görememesi söz konusu olamazdı. Ve bu metinde hiçbir incelik yoktu. Belki küçük bir nokta dışında. Kadın mesajın sonundaki ‘yalnızca’ sözcüğünün önüne ya da arkasına koyması gereken noktayı unutmuştu! Hayır, elbette unutmamıştı, kasten koymamıştı o noktayı. Böylece sözcüğü hem önündeki cümleyle, hem de ardından gelen ‘hoşçakal’la ilişkilendiriyor ve muhatabına ok gibi saplanan bir final yapmış oluyordu. Kendince tabii. Edebiyat dilinde eski bir numaraydı bu ve Selim Barkın’ın gözünden kaçması olanaksızdı… Ne var ki, belki de mesajın içeriğinin kamçıladığı dedektiflik dürtüsü ile yakaladığı bu ilginç ‘nokta’ fazla da bir avantaj sağlamamış gibi geldi ona, biraz daha düşününce. Sonuçta kadın ima ettiğini yapabilecek konumdaydı hâlâ. Son ruhsal durumu bir parça deşifre olsa da, bu yakayı ele verdiği anlamına gelmiyordu daha. Yanlış iz üzerinde olduğunu fark edip, mesajın devamına göz atmaya karar verdi Selim Barkın.

Mesajın sonuna adresini de eklemişti Selin Hanım ve görüldüğü kadarıyla fazla uzağa da gidememişti. Evet, ülkenin en güneyine ve en batısına inmişti ama ilk anda akla geldiği gibi tamamen ters yöne gitmeye cesaret edememişti anlaşılan. Ölmek için doğru zamanı kendisi belirlemek istiyordu herhalde. Her neyse.

Selim’in aklından geçenler bunlardı aşağı yukarı. Mesajı bir kez daha okumaya karar verdi ve asıl önemli noktayı atladığının farkına vardı. Eğer niyeti ciddiyse, bu kadın “yarın” intihar etmeyi düşünüyordu! Üstüne üstlük bunu astroloji sayfasının sol üst köşesinde resmi bulunan adam (ya da ona benzeyen başka bir adam) yüzünden yapıyordu. Kendi sayfasına geri dönüp, resme tekrar baktı. Eskisi kadar pozitif enerji yüklü görünmedi kuzeni gözüne.

Yatak odasına gidip derginin son sayısını aldı komodinin üzerinden, ‘acaba ne yazmışım da onu bu denli motive etmişim’ diye bakmak için. Sayfayı açtı, kadının burcunu da bilmediği için tümünü hızla taradı. Mesajdaki ifadenin benzerini yengeç burcunda buldu. Hayatı boyunca okurlarına ilham veren bir yazar olmayı hayal etmişti ve bir bakıma bu düşü gerçekleşiyor sayılırdı…

“Sizin için güç bir hafta. Her şeyin üstesinden gelemezsiniz. Eğer ışık sizin için fazlaysa perdelerinizi kapatmayı deneyin. En azından bir süreliğine…”
Fena değildi aslında, ne var ki Selin son cümleyi dikkate almamışa benziyordu.

Salona geri dönüp gelen mesajı bir kez daha açtı, bir telefon numarası da yazmış mı diye bakmak için. Yoktu, adres vardı sadece. Metni yeniden okudu. Ne yapabileceğini düşündü. İlk seçenek mesajı yanıtlayıp durumu açıklamak ve fikrini değiştirmesini ummaktı. Etkili olabilirdi, ama bir garantisi de yoktu. Bugüne dek intihar üzerinde ne eylemsel, ne de kavramsal olarak kafa yormamıştı. Dolayısıyla intihar öncesi yapılacak son işler hakkında bilgi sahibi de değildi. İnternet abonelikleri iptal ettiriliyorsa şayet, mesaja yanıt vermek işe yaramazdı. Diğer seçenekleri gözünün önüne getirdi. Polisi haberdâr edebilirdi. Basıp kendisi gidebilirdi. Bu kadar. İlki tam çözüm sağlamazdı, olacaksa yarınki girişimi önleyebilirdi ancak ve bir sonrakinde mesaj da atmazdı Selin muhtemelen. İkincisiyse güç geldi pek çok bakımdan. Dünyanın yolunu gitmek ve dönmek değildi güçlük, tabii o da vardı ama kendi içinde bulunduğu ruhsal durum da göz önüne alınırsa, asıl korktuğu Selin’in onu ikna edip ekip halinde intihar etmeleri olasılığıydı. Bütün teknik değerlendirmeleri, mesajı yanıtlamanın en doğru adım olduğunu gösteriyordu. Belki o da bir cevap verirdi ve konuyu zamana yayma şansı ortaya çıkardı. Selim Barkın bunları düşünürken kapının zili çaldı. Kısa aralıklarla, üç kez. O olmalıydı, tanıdık bir tarzda çalmıştı çünkü. Acele etmeksizin kapıya yöneldi. Kolu çevirip açtığında karşısında en yakın arkadaşı Nihat duruyordu.

§

Nihat’la arkadaşlıkları neredeyse on beş yıl geriye uzanıyordu. Bir günlük gazetede muhabir olarak aynı tarihte işe başlamışlar, tam bir yıl sonra ekonomik kriz sırasında yine birlikte işten kovulmuşlardı. O günden beri bağlantıyı hiç koparmamışlar, haftanın birkaç günü görüşmeye devam etmişlerdi. Zaman Nihat’a daha fazla çalışmıştı ama. Selim ilk başarısız denemenin ardından yazarlık planlarını bir süreliğine rafa kaldırmak zorunda kalır ve reklamcılıktan buharlı ütü satıcılığına kadar bir sürü işte çalıştıktan sonra güç belâ yazıyla ilgili bir işe dönebilirken; Nihat daha ilk kitabında turnayı gözünden vurmuş, son on yıl içinde çok satan altı roman daha yayınlamıştı. Ünü ülke sınırlarını aşmış sayılmazdı daha ama muhtemelen bu da olacaktı. Her romanında satış çıtasını bir öncekinde koyduğu noktanın ilerisine taşımayı başarıyordu. Olağanüstü bir çalışma disiplini ve yaratıcı bir özgüvene sahipti. Araştırma yapmayı seviyor ve biliyordu. Girift olay örgüleri ve uzmanlık derecesinde teknik bilgi ile donatılmış kitapları usta işi birer dil harikası gibiydiler. Onun da gerçek soyadı farklıydı, ne var ki o, tamamen kendi tercihi doğrultusunda Nihat Nadir ismiyle imzalamayı yeğliyordu romanlarını ve hemen her yerde aynı adı kullanıyordu. İyi giyinmeyi seven, az ama öz konuşan bir yapısı vardı. Hakkını yememek gerek yalnız, kazandığı onca başarı ve üne rağmen kişiliğinde en küçük bir bozulma olmayan, tanıdığı ‘nadir’ kişilerdendi Nihat Nadir. Pırıl pırıl kadife ceketinin altında temiz kot pantolonu ve şık botlarıyla karşısında duruyordu işte.

Her zamanki gibi sarılıp kucaklaştılar önce. Selim’in kendisine ‘hoş geldin’ demesine fırsat vermeden Nihat atıldı söze.
“Haydi, gitmiyor muyuz kahvaltıya?”
“Çalışmam lâzım,” diye cevap verdi Selim, “sayfayı yetiştiremedim.”
“Yapma be,” diye çıkıştı Nihat. Kendini en rahat ve baskıdan uzak hissettiği zamanlar, Selim’le takıldıkları zamanlardı onun da. “Yardım ister misin?”
“Daha akşama kadar vaktim var. Herhalde bitiririm,” diye yanıtladı Selim.
Nihat burun deliklerini açarak birkaç hızlı nefes aldı. “Burası ağıl gibi kokuyor dostum,” dedi, “hiç olmazsa camı aç.”
“Biliyorsun, geçen hafta gitti Beyza.”
“Giderken oda parfümünü götürmeseydi hiç olmazsa,” dedi Nihat etrafa bakınırken.
“Yok, duruyor o, köpeği götürdü sadece. Fena da olmadı aslında, dışarı çıkarmak zor gelmeye başlamıştı. Gitmeden önceki son iki gün iş için seyahatteydi biliyorsun. Ben de çıkarmamışım yine hayvanı. Uygun gördüğü yerlere yapmış bolca. Geri döndüğünde epey bozuldu, sonra giderken onu da alıp götürdü.”
“Beyza iyi yapmış,” şeklinde bir yorum geldi Nihat’tan. Selim’in ters baktığını görünce açıklama gereği duydu. “Hayvan için iyi olmuş yani.”
“Neyse,” dedi Selim, “koku dediğin için anlattım zaten. Bu aralar ben de pek temizlik yapmak istemiyorum, anlarsın işte. Şu anda solumakta olduğumuz kokunun içinde onun kokusu da var sonuçta, ayırt etmek zor farkındayım ama…”
Nihat iyice şaşırdı bu tuhaf gerekçeye.
“Selim… Fena dağılmışsın dostum sen. Biraz çeki düzen ver artık kendine. Dönecek diye hayal de kuruyorsundur şimdi. Dönmeyebilir dostum ve tamamen dağılırsın bak sonra. Toparlan bir an önce. Olur da geri gelirse, birkaç gün içinde eski kimliğine dönersin nasıl olsa.”
“Merak etme. Geçiş sürecindeyim. Yavaş yavaş. Bak ben çıkamayacağım galiba. Otursana. Kahve yapacağım, sen de içer misin?”
‘İçeyim bari’ der gibi başını salladı Nihat. Selim kaynatıcıya su koymak üzere mutfağa yöneldi. Döndüğünde Nihat’ı masaya oturmuş, sakin bir yüz ifadesiyle kadının yazdığı mesajı okurken buldu.
“İşi zor,” diye mırıldandı Nihat.
“Anlayabildin mi durumun garipliğini,” diye sordu Selim. Nihat Nadir için böyle bir sorunun anlamsız olduğunu fark edip hemen düzeltti sonra. “Anlamışsındır elbette.”
Nihat kahveden bir yudum aldı. “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Pek bir şey yapamam. Seçenekleri gözden geçirdim. Cevap yazıp işin aslını açıklamaktan ve vazgeçmesini ummaktan başka yapabileceğim şey yok. Bir yerde kısmet demek lâzım, kader yani. Onun gibi bir şey işte.”
“Mesaj atsan faydası olur mu sence? Sonuçta dergide belirtilen iletişim adresinden yanıtlamış oluyorsun. Sen tutup ‘o resimdeki kişi ben değilim,’ desen bile, o ‘beni atlatmaya çalışıyor, takmıyor bile,’ diye düşünecektir bence.”
“Ne yapayım o zaman? Başka bir adresten mi cevap yazayım, bunu mu diyorsun, bir şey fark edecek mi sanki?”
Kısa bir süre duraksadı Nihat. Dilinin altında bir bakla var gibiydi.
“Neden kendin gitmeyi düşünmüyorsun? Adres de yazılı mesajda nasılsa. Hem biraz kafanı toplamış olursun.”
“Düşündüm onu da. Ama imkânsız, gidemem. Şu anda altından kalkabileceğim bir yolculuk değil bu. Gidersem her şey olabilir orada. Bana olumsuz örnek bile oluşturabilir yani. Hazır değilim, anlıyor musun? Üstelik ben ordayken Beyza’nın geri dönüp beni bulamama olasılığı da cabası.”
“Selim… Giderek umutsuz vaka haline geliyorsun.”
“Umutlu, umutsuz! Ben sen değilim ki Nihat, ne yapayım yani! Hem bu işler böyledir. Bilgisayarı kapatıp açar gibi olmaz. Kaçınılmaz süreç yaşanır. Yavaş yavaş dedim sana.”
Verdiği tepkinin keskinliği Nihat’ın daha fazla üstelemesini engelledi. Birkaç dakika bir şey söylemedi Nihat. Televizyona bakarak oturdular karşılıklı. Sonra aniden elindeki fincanı sertçe masaya bıraktı ve ayağa kalktı.
“Ben gidebilirim,” dedi. “Eğer senin için sakıncası yoksa.”
“Ciddi misin,” diye sordu Selim.
“Evet. Gitmeyi istiyorum hatta… Ayrıca annem de orada yaşıyor biliyorsun ve yıllar var ki görüşmüyoruz. Gidip onu da görmek istiyorum bir bakıma. Belki herkes için iyi olabilir bu ziyaret ha?”
“Sen bilirsin.”
“Öğleden önce yola çıkarsam, akşam saatlerinde orada olurum. Plânı erkene çekmezse yetişirim diye düşünüyorum.”
“Peki, nasıl engellemeyi umuyorsun?”
“Bunun yanıtını yolda bulacağım artık. Hatta belki de orada…”

§

Puslu ve soğuk İstanbul sabahının son saatlerinde beyaz renkli Volvo köprü üzerinde ilerlerken, denizi de binaları gibi griye bürünmüş yaşlı şehre yukarıdan baktı. Disk çalarda ‘How You Gonna See Me Now’ dönüyordu; aksak, eski bir Alice Cooper şarkısı ve Nihat Nadir geçmişin izlerine doğru sürüyordu. Kim bilir, belki de başkalarının geçmişinde kendi geleceğini arıyordu.

Neredeyse on saattir direksiyondaydı. Binalar yerlerini ağaçlara, sonra dağlara ve yine ağaçlara bıraktı. İlkbahar buralara daha yakındı. Birkaç kez uykusu gelir gibi olmuştu ama kolay atlattığını görünce devam etmeyi yeğlemişti, verdiği tek ihtiyaç molası dışında. Yol boyunca aralıklı yağan yağmur akşamüstünden itibaren sağanağa dönüşmüş, havanın da kararmasıyla sürüş hızını iyiden iyiye düşürmüştü. Kuzeyden güneye dokuz yüz kilometreden fazla sürmüştü. Yüzde doksanı bitmişti nerdeyse. Daha fazla devam edemeyeceğini düşündü, bir ara vermeliydi, deponun da dolması gerekiyordu ayrıca. Yol kenarındaki istasyonlardan bol ışıklı birini seçti mola noktası olarak. İstasyonun korunaklı tavanının altında yavaşladı, markete en yakın olan benzin pompasına yaklaştı. Yağmur istasyonun yüksek tavanına çarptıkça öylesine büyük bir gürültü çıkarıyordu ki, kapıyı açarak kendisine doğru yaklaşan çocuktan depoyu doldurmasını işaret diliyle istemek zorunda kaldı. Hava serindi ama soğuk da değil, ceketini giymeye gerek duymadı. Çocuk tabancayı benzin kapağına yanaştırırken birkaç kültürfizik hareketinin iyi geleceğini düşünerek arabanın arkasına dolandı. Karnı da açtı aslında ama hem sıcak yemek satan bir restoranı yoktu istasyonun, hem de yola koyulmak acil eylem plânına daha uygun göründü. Elinde markete ödeme yaparken aldığı birkaç paket çikolata ile bir kez daha oturdu koltuğa ve kapattı kapıyı. Binmeden önce aldığı son derin nefesi bir süre daha tuttuktan sonra bıraktı. Kontağı çevirip kaloriferi açtı ve buğulanan ön camın çözülmesini bekledi.

Son elli kilometre rahat geçti. Bir o kadar daha sürse yarımadanın ucuna varıp, denize dayanacaktı ve mecburen durmak zorunda kalacaktı zaten. Kasabanın ilk cadde ışıkları görünüp yol aydınlanmaya başladığında, yağmur da dinmişti çoktan. Camı araladı, içeriye taze havanın girmesine izin verdi. Ev ışıklarını da görebiliyordu şimdi. Neredeyse gece olmuştu, hayat dinlenmeye çekilmişti artık. Bir taksi durağında kulübeye kapanmış, biten günün gazetesi ile oyalanan şoförleri gördü yalnızca, geçtiği ana cadde boyunca. Biraz da içgüdü yardımıyla denize doğru ilerlerken, geride bıraktığı boş caddenin yaz günlerindeki kıpırtılı hâlini gözünün önünde canlandırdı. ‘Zamanı geldiğinde her yer ve her şey terk edilebiliyor’ diye düşündü.

Kasabanın merkezindeki İskele mahallesinde cadde boyunca sürüyordu yavaş denebilecek bir hızla. Zor kısma yaklaşmaktaydı. Büyük hata yapmak üzere olan bir kadın ve yaptığı büyük bir hatanın bedelini yıllardır süren yalnızlığı ile ödemekte olan diğeri onu bekliyor sayılırlardı, farkında olmasalar da. Saate baktı, on ikiye geliyordu. Selim’in arkası yapışkanlı küçük not kâğıtlarından birine yazdığı adres, konsolun üzerinden kendisini süzüyordu adeta ama vakit geç olmuştu sanki. ‘Bir gece daha bekleyebilirler’ diye geçirdi içinden, her ne kadar içlerinden birinin o geceyi atlatacağı kesin değilse de. Geceyi otelde geçirmeye karar verdi. Biraz daha ilerleyip, lobisinin turuncu renkli duvar apliklerini dışarıdan rahatlıkla seçebildiği birinin önünde durdu. Kapısında üç yıldızlı tabelasıyla Fauna Hotel en uygun yer gibi göründü gözüne.

Binanın hemen yanında, bir aracın güçlükle sığabileceği dar bir geçitle girilen küçük park yeri neredeyse tamamen dolmuş gibiydi. Daha bu mevsimde böylesi doluluk onu şaşırtmıştı. Arabayı görebildiği tek boş cebe yanaştırdı. Bagajdan küçük valizini alıp köşeyi döndü ve kapıya yöneldi. Resepsiyonda sarışın, gençten bir çocuk önündeki kâğıdı doldurmakla meşguldü. Bankoya yaklaştıkça yüzünü daha net seçmeye başladı. Hafifçe uzamış sarı sakallarının gündüz fark edilmesi bile güçtü herhalde ama şimdi arkadan vuran loş ışıkta parlıyorlardı adeta. Kasabanın yalnızlığına ayak uydurmuş zavallı bir akşamsefası gibiydi çocuk, sabahı bekliyordu kapanmak için.
Karşısında durup sordu.
“Boş odanız var mı?”
Çocuk kafasını önündeki kâğıttan kaldırıp dikkatle baktı Nihat’ın yüzüne. Sonra omzunun üstünden arkasına doğru yöneldi bakışları ve kısa bir turun ardından yine yüzüne odaklandı.
“Bir kişi misiniz?
Soru yeterince açıktı. En azından Nihat Nadir anladı neyi kastettiğini.
“Öyle gibi.”
“Bir gece için mi?”
O anda yanıtını veremeyeceği asıl soru buydu, vermeye çalışmadı zaten.

Birinci kattaki odanın kapısını açıp, ışıkları yaktı. Valizi yatağın üzerine fırlattı. Lavaboya gidip yüzünü yıkadı ve saçlarını geriye doğru düzelterek aşağı indi. Saat gece yarısını çoktan geçmişti ve karnı açtı. “Pek bir şey yok,” dedi çocuk ama istiyorsa akşamdan kalanlarla bir tabak hazırlayabilirdi onun için. “İyi olur,” diye yanıtladı. Çocuk, bir tabak makarna, içindeki yeşillikler çoktan havlu atmış biraz salata ve birkaç dilim ekmekle döndüğünde lobideki televizyonun karşısında uyuklamak üzereydi. “Bir dakika,” dedi, yeniden resepsiyona yönelen çocuğa, “bir adres sormam gerekiyor, sabah erkenden bulmalıyım da.” Ceketinin cebinden çıkardığı açık sarı renkli kâğıdı gösterdi. Çocuk elini uzatıp aldı ve bir dakikaya yakın baktı kâğıda.
“İsmi tanımıyorum,” dedi, “ama sokağı az çok biliyorum. Yukarıya, çarşıya doğru yürüyün. Turistik bir pazar yeri göreceksiniz, yapısından anlarsınız. Apartmanı orada sorun, tarif ederler size.”
Nihat başını salladı ‘sağ ol’ anlamında.
“Yemeğin yanında bir şey ister misiniz içecek,” diye sordu çocuk.
“Bira olabilir, varsa tabii.”
“İsterseniz ayrıca su da getirebilirim, gece oda servisimiz yok çünkü.”
“Gerekli değil.”
Oda servisinin iyi hâsılat bırakabileceği türden bir otele benziyordu oysa. İşletme politikalarını gözden geçirmeleri şart gibiydi.

§

Ertesi gün kendiliğinden uyandığında saat dokuzu geçiyordu ve arada bir gelen çocuk gürültüleri dışında etrafta neredeyse hiç ses yoktu. Telefonun alarmı çalmış olmalıydı, uykusu da hafif sayılırdı aslında ama yorgunluk ağır basmıştı demek ki. Motor ve korna sesleri ile uyanmaya alışmanın yarattığı boşluk duygusunu çabuk yenip yüzünü yıkadı ve hızla giyinip aşağı indi. Geceki çocuk hâlâ bankonun arkasındaydı. Odanın anahtarını üstüne bırakmak üzere hızlı adımlarla bankoya doğru yürüdü.
Kısık ve saygılı bir ses tonuyla, “kahvaltı?” diye sordu çocuk. ‘Vaktim yok,’ der gibi başını salladı. Kapıya doğru birkaç adım atmıştı ki, çocuk bu kez “odayı boşaltıyor musunuz, yoksa bir gece daha kalacak mısınız,” diye sordu.
“Buradayım şimdilik, ama istersen ödeme yapabilirim.”
“Hayır, gerek yok,” dedi çocuk ve kinâyeli bir tonda ekledi, “bol şanslar.”
Bu otelde herkesin aklında aynı şey var gibiydi sanki, kim bilir belki de Mart ayıydı nedeni.

Açık ve temiz bir gökyüzüne çıktı, güneşli bir gün başlıyordu. Kapının dışında kısa bir süre etrafa bakındı, geceleyin yarım yamalak algıladığı siluetin gerçek görünümüne alışabilmek için, ya da tersine; emin olamadı tam olarak. Araba park yerinde tek başınaydı, gecenin aksine bomboştu etrafı. ‘Burada gün erken başlıyor belli ki,” dedi içinden, “ya da gece erken bitiyor.” Sağ taraf, kuzey yönü canlı gibiydi. Sokağın çıkışını ve caddeyi görebiliyordu. Sol taraf, güneye ise sessizlik hâkimdi, uzaktan deniz duyulabiliyordu yalnızca. Adresi gösterdiğinde çocuğun söylediği cümleyi anımsadı. “Yürüyün,” demişti çocuk, belki de bir bildiği vardı. Çarşının dar sokaklarında kaybolmasından mı korkmuştu acaba? Yürümeye karar verdi.

Hızlı tempoda on dakika kadar yürüdü. Turistik pazar yeri uzaktan görününce adımlarını sıklaştırdı. Tam önüne geldiğinde kısa bir süre durakladı. Dört cephesindeki büyük giriş kapıları ortadaki geniş avluya açılan; dış yüzeyleri kırmızı tuğla kaplı, ikişer katlı dükkânlarla çevrelenmiş yapıyı kabataslak inceledi. Yapışkanlı kenarına cebindeki kumaş tüyü parçalarının toplandığı adres kâğıdını çıkardı. Tam tarif yaptırabileceği birini bulmalıydı. Turist pazarındakilerin önceliğinin bir şeyler satmaya çalışmak olacağını varsayıp, sokağın karşı köşesindeki markette karar kıldı. Etrafın genel canlılığına zıt bir hâli vardı marketin. Tozlu camları ve yarı boş rafları ile basbayağı eski bakkallara benziyordu aslında. İki ucunda meşrubat markalarının logoları bulunan geniş tabelası ise gerçeğin değil temenninin ifadesi gibiydi sanki. Tam kapıdan giriyordu ki, içeriden koşarak çıkan iki ufaklıktan birini kucağında buldu. Çarpışma denemezdi manzaraya pek, çocuk onu delip geçmeye çalışmıştı daha çok. Mücadeleye benzer kısa bir sendelemenin ardından düşmesin diye omuzlarından yakaladığı çocuğu bıraktı. Hafifçe uyarmayı düşündü önce ama diğerinin kayıtsız bir ifadeyle kendisini süzdüğünü görünce vazgeçti. Yedi yaşlarında olmalıydılar, ağızlarında çevirmeye çalıştıkları kocaman sakızları ile sevimli bir pervasızlık akıyordu suratlarından ve tıpkı kapıdan çıktıkları gibi yuvarlanıyorlardı kendilerini bekleyen hayata doğru.

Önceden iştigal edilmiş başka bir işten kalma gibi görünen, üstüne kalın cam kestirilmiş ve içerisinin toplam yüzölçümüne göre epey büyük sayılabilecek masanın gerisinde, kırk yaşlarında bir adam, ki muhtemelen ‘marketin’ sahibiydi, bilgisayardaki tuhaf bir araba yarışı oyununa fena sardırmış gibiydi. Masaya en fazla bir adım kala durdu.
“Bir adres soracaktım,” dedi.
Adam gözlerini kirli bilgisayar ekranından ayırmadan yanıtladı.
“Buyur abi.”
Garip bir durumdu. Bazıları vardır, yaşları ilerlemeye devam eder ama kendileri belli bir anda sabitler sayacı. Tesadüfen mi olmuştur, yoksa hayattan en çok zevk aldıkları an mıdır bilinmez pek. Onlar yaşamın günlük olağan seyri içinde kendilerinden daha yaşlı insanlarla karşılaşma sıklıklarının azaldığını bu andan itibaren fark etmezler. Hatta zamanın aktığını bile fark etmezler bazen. Hayatta yapmayı umdukları şeylerin büyük bölümünü yapamamış durumdadırlar çoğunlukla. Ama belli bir yerinde durdurdukları için zamanı, plân yapmayı da sürdürürler hâlâ. Bu marazi durum bir süre sonra öyle bir noktaya ulaşır ki, kendilerinden daha gençlere karşı da aşırı hürmetkâr davranmaya, hatta zaman içinde ‘abi’ diye hitâp etmeye başladıkları görülür. Hayat bir süre böyle devam eder. Sonunda bir gün gerçeğin farkına varırlar ama artık çok geç olmuştur. Etraflarındaki her şey birden şekil değiştirmeye, nesnel boyutlarını geri kazanmaya başlar. Yaşamları, yani geri kalanı, iç karartan bir gerçekliğin olanca çıplaklığı ile bir sonraki hamleyi beklemektedir kendilerinden. Ama ne yapmaları gerektiğini bile kestiremezler çoğu kez. Bekleyerek ama beklentisiz geçmesi gereken bir süreç. Şanslıysalar kendilerinin içinde bulunduğundan daha küçük bir akvaryum ve birkaç küçük balık edinirler. Bu onlara hem olanı kabullenme, hem de devam edebilme gücü verir.

Tam karşısında oyun oynamakta olan adamın birebir aynı süreçten geçeceğini öngörmek güçtü elbette. Muhtemelen bir gün eski bilgisayar kilitlenecek, ömrünü tamamlamış işlemci ile birlikte yarış arabaları da stop edecekti. Yenisini almak için ödeyeceği rakamı öğrendiğinde ise, büyük olasılıkla toptancıya olan borçlarını kapamayı tercih edecekti. Ama eğer gerçekten de böyle olursa, bu kez birinci senaryo da olumlu yönde değişeceğinden, borçlarını hafifletmenin verdiği moralle özgüveni yükselen adam, ortada oyun oynayacağı bilgisayar da kalmadığı için, işine dört elle sarılacak ve dükkânını tabelanın hakkını veren büyükçe bir markete bile dönüştürebilecekti. Bu senaryoda artık kapıdan her içeri girene ‘abi’ demeyi de bırakacağı için -belki artık başkaları ona ‘abi’ diyor olacaklardı-, balıklara da gerek kalmayacaktı. Sanki bir mucize gibi görünüyordu ama her şey bir işlemcinin paydos demesine bakardı.

Yine de köklü bir değişim beklememek daha doğru olurdu. Beynindeki teybi geri sardı, adamın geleceğini yeniden gözünün önüne getirdi. Süpermarketin üst katındaki bol mobilyalı odayı görür, dizüstü bilgisayara bağlı ses sisteminden yayılan motor gürültülerini duyar gibi oldu.

Bu sırada her ne kadar bilinçli bir şekilde zihninden uzak tutmaya çalışıyor olsa da, talihsiz bir intihar girişiminin önüne geçmek için en fazla birkaç saati kalmıştı. Adresi tarif etmesini umduğu adamsa, kafasında garip gelecek senaryoları oluşturmasına neden olacak kadar uzun bir süredir bilgisayarla oynuyordu…

Nihat Nadir’in sessiz bekleyişi sonunda etkili oldu, şampiyon yarışçı küçük masa hoparlörünün düğmesini sola çevirip kafasını ekrandan kaldırdı. Nihat’a dönerek birkaç dakika önceki cümlesini tekrarladı. Adamın iki sözcüğün yerleri ile oynayarak yaptığı küçük değişiklik, ‘kusura bakmayın’ demeye çalıştığı gibi bir izlenim uyandırdı Nihat’ta.
“Abi buyur.”
Nihat da bilgisayara bakmaktan vazgeçip, gözlerini adama kaydırdı. Suratındaki sevimli ifadeyi görünce balıkların gerekeceğine emin oldu, ya da belki tavukların, kasaba ortamına daha uygun bir motif olarak.
“Bir adres arıyorum,” dedi, “belki de tanıyorsunuzdur, bir bayan, adı Selin Erkay. Burada...” Kâğıdı adama uzattı.
Adam eline almadan, karşıdan inceledi kağıdı. Sanki evrenin sırrını açıklayacakmış gibi bir poz takındı. Epeyce bekledi.
“Valla abi,” dedi sonra, “bu isim pek tanıdık gelmedi be.”
Nihat Nadir için gün zor geçeceğe benziyordu. Neyse ki çabuk toparladı adam.
“Ama Doğan apartmanı hemen şurada, yan sokağa gir, üç bina ileride. Daireyi kendin bulursun artık.”
Küçük yerlerde insanlar fazla acele etmezler.

§

Üçüncü kat yedi numaralı dairenin kapısında bir süre durdu. İçeriyi dinledi. Mutfaktan tabak sesi geliyordu, sanki biri bulaşık makinesini boşaltıyor gibiydi. Son saatler için gereksiz bir eylem olarak göründü Nihat’a. Zili çalmaya karar verdi. Kısa aralıklarla üç kez düğmeye dokundu eli. Bekledi. Eğer bu iki tarafın da haberdâr olduğu bir buluşma olsaydı, en önemli on beş saniye idi belki. Zira bu kısa zaman diliminde girilecek ruhsal durum çoğunlukla kaderini etkilerdi randevunun. Neyse ki öyle değildi, bu yüzden önemsemedi.

Kapı açıldı ve karşısındaydı. Göğüs hizasında iki eliyle destekleyerek tuttuğu kahve fincanının otuz santim üzerinde bir çift lacivert göz… Üzerinde açık mavi renkte, havludan yapılma bir sabahlık vardı. En fazla otuzunda olmalıydı, belki yoktu bile. Bir yetmiş civarı boy, kahverengi saçlar, pembe beyaz bir ten. Bu tanımlamadan pek hazzetmezdi Nihat ama, doğrusu ya, ölmek için fazla güzeldi.

Bir süre konuşmadan durdular, neden sonra kız bozdu sessizliği.
“Kimi aramıştınız?”
Hemen cevap veremedi Nihat, zili çaldıktan sonraki on beş saniyeyi boşa harcamasının cezasını çekiyordu.
“Sizi sanırım,” diyebildi.
“Beni. Neden?”
“Yazdığınız mesaj… Korkuttunuz bizi.”
Büyükçe ağzını çevreleyen dudaklarında hafif ve biraz da buruk bir gülümseme belirdi kızın.
“Sizi o mu gönderdi?”
“Evet… Bir bakıma.”
“Kendisi cesaret edemedi gelmeye değil mi?”
“Gelecekti aslında. Ama biraz yoğun bir dönemdeydi şu ara, kafası karışıktı yani. Ben ‘gideyim’ dedim ona.”
“Arkadaşı mısınız onun?”
“Sayılır…”
“Yakın arkadaşı mı?”
‘Öyle’ anlamında başını salladı bu kez Nihat.
“Uzun süredir mi tanışıyorsunuz? Sizden hiç bahsetmemişti de.”
“Çok da eski değil. Ama artık dostu sayılırım herhalde.”
“O zaman biliyorsunuz.”
“Neyi?”
“Bizi.”
Kısa bir süre duraksadı Nihat.
“Bunları konuşmayız aslında fazla, anlatmaz pek. Bilirsiniz içine kapanıktır biraz.”
“Pek değildir ama neyse. Belki şimdi öyle olmuştur.”
“Sadece bir süre önce ayrıldığınızı biliyorum. Ve sizin için endişelendiğini bir de.”
“O süre iki yıl… Ve beni terk etmişti, bir de…”
“Doğru, haklısınız. Yalnızca daha uygun bir dille ifade etmeye çalışıyordum.”
“Terk edilmek daha uygun bir dille nasıl ifade edilebilir ki.”
Kız beklediğinden zorlu çıkacağa benziyordu.
“Galiba yine haklısınız.”
Bir duraklama daha oldu. Meraklı bir ifade belirmişti yüzünde kızın. Bu kez sesini alçaltarak sordu.
“Bu kadar yolu benim için mi teptiniz?”
“Kişisel olarak almayın diyeceğim ama sanırım bu beni iyice dibe çekecek.”
Gülümsedi, bu seferki tatlı bile sayılabilirdi.
“Dediğim gibi, korkuttunuz bizi. Mesajda yazdığınızı yapmak gibi bir niyetiniz yok ya?”
Zoraki gibi görünen bir kahkaha attı kız.
“Merak etmeyin.”
“Eminsiniz değil mi?”
“Aklımdan bile geçmedi ki.”
“Niye öyle yazdınız o zaman?”
Yeniden duraksadı kız. Bakışlarını Nihat’ın omzuna ve sonra biraz sağa kaydırdı. Orada olmayan birine hitap eder gibiydi.
“Bilmiyorum… Nedeni belli aslında. Önemsemesini, yanıma gelmesini istedim. Sonradan pişman olmadım değil öyle yazdığıma. Ama bir mesaj daha atsam, benim blöf yaparak onu buraya getirmeye çalıştığımı anlayacaktı. Ve bir gün gelecektiyse bile vazgeçecekti artık. Bir tür hasta olduğumu düşünecekti. Bunu göze alamadım, anlarsınız ya…”
Bir şey söylemedi Nihat. Kısa bir sessizlik oldu.
“Pekâlâ. Sanırım gitme vakti. Umarım bulursunuz onu.” (Onu bulmak?)
“Kimi?”
“Mutluluğu kastetmiştim yani. Ya da huzur, hangisini arıyorsanız. Umarım yeniden mutlu olursunuz. İyi olduğunuzu söylerim ona.”
‘Hoşçakal’ demek için elini uzattı. Bir süre havada asılı kaldı el, kızın isteksizce uzattığı eliyle buluştu sonra. Belli belirsiz bir temastı aslında ama sıcaklığı hissetmesine yetti Nihat’ın. Birbirlerinin ellerini bıraktıklarında süre dolmuş, dilinin ucundaki ayrılık cümlesini söyleyememişti. Arkasını dönüp, asansöre yöneldi.
“Sizi tanıyorum,” dedi kız, “bende kitaplarınız var.”
‘Sahi mi’ der gibi bir ifadeyle gülümsedi ona, geri dönerek.
“Ben Selin,” dedi ve elini uzattı kız.
“Ben Nihat.”
Az önceki ikili yeniden buluştu. Bu kez mükemmel kenetlendiler, uzay taşıtlarınınki gibi nerdeyse. Atmosferin dışındaydılar ve büyük olasılıkla ikinci bir şansları olmayacaktı.
“Kahve,” dedi fincanı gösterip Selin, “içer misin?”
Cevap vermedi Nihat, gülümsedi sadece. Dışarıdakiler için belki serin bir Mart sabahıydı ama içeridekiler için ılık saatler başlıyordu.

§

Küçük, hoş bir daireydi. Nihat’ın şimdiye dek karşılaştıklarına benzemiyordu pek; ne zaman kullanıldıkları ya da ne işe yaradıkları bir türlü anlaşılamayan onlarca şeyle dolu olanlara. Fazladan tek bir eşya ya da mobilya görmek mümkün değildi. Çerçeveler hariç. Çok sayıda resim vardı duvarlarda ve hemen hepsi aynı konu üstüneydi bir bakıma. Lambalar. Tavan lambaları, masa lambaları, aplikler, avizeler… Aslında ilginçti, özgün bir sanat anlayışını yansıttığı ortadaydı ve ışığın niye fazla geldiği de kıza...

“Kahveyi mutfakta içelim mi,” dedi Selin. “Kahvaltı hazırlamayı düşünüyordum, belki sen de yapmamışsındır daha?” Hayır diyemedi Nihat. Acıktığının farkına vardı, bir şey yolunda gidiyorsa mutlaka acıkılır. Başlangıçta Selin’den konuştular daha çok. Civardaki bol yıldızlı bir otelde turist rehberi olarak çalışıyordu Selin, uluslararası bir zincirin bölgedeki halkalarından biriydi otel. Malûm ayrılıktan sonra gelmişti buraya İstanbul’dan ve dönmeyi düşünmüyor gibiydi pek. Selin’in son iki yıllık hikâyesindeki küçük taşlardan geçmişe uzanan bir merdiven kurmaya çalışıyordu Nihat ister istemez. Belki de bir tür meslek hastalığıydı, astroloji sayfasında resmi duran adamla ilişkisi merak uyandırıyordu onda, ayrıntılar değil ama. Pek bir şey anlayamadı ne yazık ki, not tutabiliyor olsa ileride çözmenin mümkün olacağını düşündü sadece.

Kahvaltıyı salondaki masada yaptılar. Kızarmış ekmek, tereyağı, bal. Bir de mantarlı omlet. Mantarlı omlete bayılırdı Nihat ama Selin’in yemek işinde pek de iyi olduğu söylenemezdi. Bu yüzden, yarısında devralmak zorunda kaldı aşçılık görevini. Nihat Nadir’in romanlarından konuştular bu kez. Çoğunlukla Selin konuştu yine, Nihat ise araya girip ufak saptamalar yapmakla yetindi. Başka bir yazarın kitapları hakkında sohbet eden iki okur gibiydiler sanki. Selin, Nihat’ın kitaplarındaki bazı bölümlerin tepeden inmeci bir anlayışı yansıttığını düşünüyordu. Ona göre, kahraman içinden çıkılması güç olayları çözme sürecinde adeta bir kutunun kilidini açtığı ve kendince zafer kazandığı her bölümün sonunda kinayeli bir dille küstahlaşıyor ve okura kendi doğrularını dayatmaya çalışıyordu.
“Buna hakkın olmadığını biliyorsun değil mi,” diye sordu Nihat’a.
“Neye hakkım olduğunu bilmiyorum,” diye yanıtladı Nihat.
İşaret parmağını Nihat’a doğrultarak ve gözlerini onun gözlerine dikerek bir kahkaha attı Selin. Sevimliydi o hali.
“Bak işte! Kitaplarındaki tarzı sergiliyorsun yine! …”
“Nasıl yani, sana bir şey mi dayatıyorum şimdi ben? Sadece cevap hakkımı kullandım!”
“Ama öyle bir cevap veriyorsun ki, eleştirimi sürdürmemi engelliyorsun... Verdiğin cevap, bende yaptığım eleştirinin yüzeysel kaldığı düşüncesini uyandırmayı hedefliyor. Ve bu tarzın çok kötü!”
“İlgisi yok. Farkında değilsen diye söylüyorum, görüş açıklamak görüş dayatmak değildir. Bir kişinin görüşlerine katılmıyorsan onu televizyonda izlemezsin, kitaplarını okumazsın, hatta onunla konuşmazsın, istersen yani. Ama konuşuyorsan, yalnızca kendi karşı görüşünle konuşursun, onun görüşünü açıklama tarzını yargılayamazsın. Aksi takdirde asıl dayatmacı sen olursun. Bilmiyorum, anlatabildim mi? Sözün özü, eleştirini sürdürüp sürdürememen tümüyle senin sorunun.” ‘Biraz sert oldu galiba,’ diye geçirdi içinden Nihat, ya da erken.
“Zaten son iki romanını yarım bıraktım,” dedi kısık sesle Selin.
“Senin bileceğin iş,” diye yanıtladı Nihat. Sattığı ürün bozuk çıktığı için müşteri tarafından geri getirilmiş bir satıcı gibi hissetti kendini.
“Kısıtlıyordu yazdıkların beni, anlıyor musun,” diye devam etti Selin.
Nihat devam ettirmek istemedi daha fazla.
“Ben tam tersini yaptığımı sanmıştım.”
Yaklaşım olarak Selin’i haksız buluyordu ama içeriğe bakınca kabul etmeliydi ki, şimdiye kadar duyduğu eleştiriler içinde iyilerindendi. Birkaç dakika konuşmadılar. Sonra birden sertçe vurdu omzuna Nihat’ın Selin.
“Hey, sonra her birinin sonunu arkadaşlarımdan öğrendim ama.”
Gözlerine bakıp gülümsedi, sonra bakışlarını kaçırıp başını yavaşça ters yöne doğru salladı Nihat. Gönül alma konusunda da yetenekliydi sanki Selin.

Kahvaltıdan sonra bir süre karşılıklı oturdular. Birer kahve daha koydular. Birkaç dakika geçmişti ki Selin ayağa fırladı aniden.
“Sana bir şeyler göstermek istiyorum,” dedi.
Kitaplığa doğru yürüdü. Yeşil renkli bir cilt çekip aldı, daha ziyade bir albüme benziyordu. Kanepeye, yanına oturup dizlerinin üstüne koyduğunda gördü, bir pul albümüydü. Ne var ki, kapağı çevirmesi ile birlikte fotoğraf saklamakta kullanıldığını anladı.
“Belki birkaç eski fotoğrafını görmek istersin onun.”
Tuhaf bir durumdu. Henüz tanımadığı ve muhtemelen hiçbir zaman tanışmayacağı birinin eski kız arkadaşı kendisini sığınacak liman olarak görüyordu sanki. Üstelik işin kötüsü, bu tanımadığı adamın dostuymuş gibi davranmaya da devam etmek zorundaydı Nihat. Bir hata yapmakta olduğunu fark ederse, oyundan o anda ayrılabilir insan. Ama bir yalana başladıysa devam eder genellikle, ta ki yalan oyundan ayrılana dek.

Nihat Nadir, fırtına, gemi, liman üçlüsünde liman olmaktan pek memnun değildi elbette ama gördüğü kadarıyla gemi olmak daha kötüydü. Sayfalar dönerken fırtınanın gerçek boyutunu kavramaya çalıştı. Açıkçası pek de büyük görünmedi gözüne, her zamanki gibi gemi zayıftı anlaşılan yine. Baktıkları her resim için mutlaka bir yorum yapıyordu Selin, “bak burada Kaş’ta teknedeyiz, burada duşta yakaladım onu, ne kadar doğal değil mi,” diyerek. Bu durum giderek işkence gibi gelmeye başladı Nihat’a. Bir yandan kendisini terk eden sevgilisini unutamadığı her halinden belli olan bu kıza şefkatle karışık bir hoşgörü duygusuyla yaklaşıyor, resimlere bakmaya devam ediyordu. Ama öbür yandan son birkaç saati düşününce Selin’in bu yaptığını halefle selefi kaynaştırıp ‘haydi arkadaş olun şimdi’ demek gibi algılıyor ve doğrusu canı sıkılıyordu. ‘Ama biz zaten arkadaşız bu adamla,’ diye düşündü sonra, ‘en azından Selin’in gözünde.” Büyük bir kusur bulamadı yaptığında kızın. ‘Yine de hoşlanmayacağımı hesap edebilirdi ama,’ diye geçirdi içinden. Belki de pul defterleri intikam almaya başlamışlardı insanlardan, kim bilir.

Nerdeyse yarım saat böyle geçti. Doğal olarak, Nihat için pek muteber bir paylaşım olduğu söylenemezdi. Yalnızca tek başına çektirilmiş bir fotoğraf hoşuna gitti albümde, Selin’in tek başına olduğu elbette. Bir bar ya da gece kulübü olmalıydı. Şahane bakmıştı kameraya. Nihat, “bu gerçekten iyiymiş,” deyince, “alabilirsin istersen,” dedi Selin, “o elbiseyi sevmiyorum.” Doğruydu belki de. Ama bunun anlamlı bir sinyal olduğunu düşünmek daha işine geldi Nihat’ın.

Slayt gösterisi nihayet bittiğinde aklında kalan tek şey, Selim’in sayfasındaki fotoğrafın adamın en güzel hali olduğu idi. Öte yandan ‘Nadir’ ise, daha adını bile öğrenemediği esrarengiz dostu hakkında, giz perdesini aralayacak veriler toplamaya çalıştı bu zaman diliminde. “Beni ilgilendirmez, ben senin takma ikinci adınım yalnızca,” der gibiydi Nihat’a.

Zaman ilerlemiş, öğleden sonranın ilk saatleri olmuştu. Sözler neredeyse tükenmek üzereydi. Birbirini tanımayan iki insanın ilk buluşması için çok konuşmuş bile sayılabilirlerdi. Birbirini iyi tanıyan iki insanın skorunu çoktan geçmişlerdi meselâ. Selin ayağa kalkıp mutfağa yöneldi ve iki birayla geri döndü. Birini Nihat’a uzattı. Kumandayı alıp, televizyonun açma tuşuna bastı. Bu tuşa eninde sonunda basılır, o yüzden ne kadar çabuk olursa o kadar iyidir. Ücretli kanalda hafta sonlarına özgü romantik bir film başlamıştı, gerçekçi ve derin, yüreğe hitap eden cinsten. Ama haksızlık etmemeli, bir kibrittir çoğunlukla vaat ettiği bu filmlerin ve sözlerini bugüne dek hep tutmuşlardır. Anlaşılmaz olan, kıvılcımı ateşleyen sahneden sonrasının neden çekildiğidir. Bunun haklı bir merak olduğuna bir kez daha emin oldu Nihat, beklenen sahne gelip dudakları Selin’le buluştuğunda.

Akşam yaklaşırken hâlâ kanepede uzanmış haldeydiler. Madde değil, bir tür idealar evrenindeydiler sanki. Yeterince dokunmuş, sarılmış ve öpüşmüşlerdi, sırada madde evreni tek başına kalmıştı. Sağ eli, hafifçe üstüne devrilmiş durumda yatan kızın sol eli üstünde dolaşmaya devam ediyordu. Belki de uyuyordu Selin, saçlarından yüzünü göremediği için anlaması güçtü. Rahatsız etmemeye çalışarak yavaşça doğruldu, ayağa kalktı. Selin gözlerini açtı, hafifçe esnedi gerinirken. Belki de istemsiz olarak sabahlığının yakasını düzeltme gereği duydu onu ayakta görünce. Ne söyleyeceğine karar verememiş gibi baktı kıza. Yalnız kalıp düşünmesi için, daha geç olmadan bir şans vermekti Selin’e niyeti. Ayrıca yapması gereken bir ziyaret daha vardı.
“Gitmeliyim.”
“Nereye?”
“Söylemeyi unuttum sana, fırsat olmadı aslında.”
“Neyi?”
“Annem… Çok uzun yıllardır görüşmedik. Burada yaşıyor.”
“Sahi mi??”
“Evet. Gidip görmeliyim onu.”
“Şimdi mi gideceksin?”
“Belki bir yemek yeriz karşılıklı. Sonra duruma göre ararım seni.”
“Yarın gitsen?”
“Bak, açıkçası bu kadar kalmayı plânlamıyordum. Yarın dönmem lâzım. Pazartesi bir fuara katılmam gerek.”
“Yarın gitsen?”
Reddetmek zordu. Kaldı.

Yakında bir yerden pizza söylediler ve şarap açtılar. Zevkli bir akşam yemeğiydi. Bu kez kontrolü ele alma ve diğerinin üstüne gitme sırası Nihat’a geçmişti. Gönderdiği mesajdaki ağdalı dili alaya aldı bolca. Önce ‘bilerek öyle yazdım’ gerekçesinin ardına sığınmaya çalıştı Selin, ama sonra kendisi de kahkahayla güldü ‘sonsuza dek kurtulmak’ deyimine. Gülünmeyecek gibi değildi, sonsuza dek kim kurtulabilirdi? Nihat, bütün gün üstünden çıkarmadığı sabahlığıyla dalga geçti sonra, “sana büyük geliyor, birilerinden kalma sanki” diye taş atmayı da ihmal etmeden. Selin aldırmadı ama.
“Çıkartırım o zaman,” dedi ve dediğini yaptı yemeğin sonunda.

§

Ertesi sabah uyandıklarında saat ona yaklaşıyordu. Bir süre zamanın tadını çıkardılar. Sonra “kahvaltıya gidelim mi,” diye sordu Selin. İtiraz etmedi. Limanda bir kafeye gittiler. Hava kapalı ve soğuktu biraz, güneş bulutların arkasındaydı ve göstermeye niyetli görünmüyordu kendini. İçeride oturdular. Masadaki gazetelere göz gezdirdiler. Kahvaltı bitiminde Selin kalıp bir kahve daha içmek için ısrar etti. Nihat içeriden sıkılmıştı.
“Sahile yürüyelim,” dedi, “orada içeriz, açık havada. Çok üşür müsün?”
“Tamam,” dedi Selin bu kez ve kalktılar.

Sahile doğru yürürlerken, Nihat küçük gazete bayilerinden birini gördü kaldırımda. Selim’in yazdığı derginin yeni sayısını almak için yönelir gibi oldu ilk anda. Ama bunun pek de iyi bir fikir olmadığını fark edip vazgeçti hemen. Hatta aynı şey Selin’in de aklına gelmesin diye tam ters yöne, olmayan bir nesneye odaklanmış gibi numara yaptı.

Sahildeki kafeterya daha basit bir yerdi. Plastik sandalye ve masalar, lekeli örtüler. Belki biraz da bu nedenle ama daha ziyade soğuk havanın etkisiyle olsa gerek, birkaç kişi ya var ya yoktu. Daha onlar yaklaşırken ileriden fark etmiş olan garson, koşarak geldi yanlarına. Gençten, esmer bir çocuktu. Bir şey söylemeden, öylece başlarında dikilip kalınca, Nihat sormak zorunda kaldı.
“Sıcak olarak ne var içebileceğimiz?”
“Çay, adaçayı, neskafe, …”
Dönüp Selin’e baktı. Selin kendisinden bir cevap beklendiğini anlamazdan gelerek sordu.
“Sen ne içeceksin??”
Günün birinde ‘Altı Adımda Sipariş Vermenin İncelikleri’ başlıklı bir broşür bastırılırsa eğer, kesinlikle içinde yer almayacak iki sorudan biriydi bu. Neyse ki çok sevimli bir ifadeyle sormuştu Selin. Nihat garsona döndü.
“Türk kahvesi olabilir mi?” Garsonun dilinin ucunda bekleyen diğer muhteşem soruya mahal vermemeye çalışıyordu.
“Olabilir,” dedi garson.
“O zaman sade bana, süvari olsun mümkünse.”
‘Haydi, sıra sende’ der gibi baktı Selin’e.
“Ben neskafe alayım.”
Türk kahvesi tercihinin Selin’e de ilham vereceğini sanmış, ama yanılmıştı. Ağır çekim bir görüntü gibi sözcüklerin garsonun ağzından dökülüşünü izledi.
“Sade, sütlü??”
Muhataplarına yalnızca bu ülkede yöneltilen bir soruydu muhtemelen ama o bile dünya tarihinin en çok söylenen soru cümlelerinden biri olmasına yetip artıyordu. Garsonların bir suçu yoktu aslında, belki de bütün mesele sütlü neskafe içmek isteyenlerin bunu bir çırpıda söylemeyip, diyalogun akışına ve garsonların araştırma dürtülerine bırakmak istemelerinden kaynaklanıyordu. Yine de biri bir şeyler yapmalı ve bu iki sözcüğü rekorlar kitabına girmekten kurtarmalıydı sonuçta. Üçüncü bir şey bulunabilirdi meselâ içine katacak, hatta yasalar bile esnetilebilirdi belki. Nihat bunları düşünürken, Selin de kararını vermişti nihayet.
“Sütlü olsun.”
Nihat’ın hafiften çıkmaya başlayan sakallarını kaşıyarak kendisine baktığını görünce sesini yükselterek sordu.
“Ne?? Ne var??”

Yarım saat daha oturdular ve sonra kalkıp ta eski iskeleye kadar yürüdüler. Sonra aynı güzergâhtan geri döndüler, sarmaş dolaş, el ele. Son bir yürüyüşle eve vardıklarında vakit akşamüstüne yaklaşıyordu. Selin dünden kalan şaraptan birer kadeh doldurup, yemek hazırlığına girişti. Dondurucudaki eti kızartmayı planlıyordu, izin vermek pek riskli görünmedi Nihat’a. Salona geçip eski kitaplarından birini aldı eline. Kendi yazdıklarına keyifle göz gezdirdiği anlardan biriydi. Ne var ki fazla uzun sürmedi, Selin’in sesi duyuldu mutfaktan az sonra.
“Buraya bakabilir misin? Pişmiş midir sence, nasıl sevdiğini bilmiyorum da?”
Toparlanıp mutfağa gitti. Selin çatalıyla kopardığı küçük parçanın bir kısmını ısırırken, kalanını Nihat’a uzattı. Çatal dudağına yaklaşırken ihtiyatla üfledi Nihat.
“Biraz daha var bence.”
Salona geri dönmedi artık, mutfakta Selin’in yanında kalmak istedi. Birkaç dakika içinde o uğursuz soru geldi Selin’den, galiba ertelenen bir soruydu bu aynı zamanda.
“Düşünüyorum da… Buraya geldiğinden beri aramadın ve o da aramadı seni. Bu durumda… Merak etmiş midir acaba, ne oldu diye?”
İşte o anda anladı Nihat Nadir, ikisinin arasında fazlalık konumunda olduğunu. Galiba şartları zorlamıştı ve kopmuştu şartlar bir yerinden. İçinden Selin’i suçlamak gelmedi. Belki ikisi de aynı oyunu oynamıştı aslında, diğerinin de oynadığını bilmeden ve kendi kendileriyle.

Usulca salona dönüp ceketini aldı. Selin soruyu bitirir bitirmez hatasını anlamıştı aslında ama ‘belki üstünde durmaz, sıradan bir cevap verir ve konu kapanır’ diye düşünerek, sessiz kalıp beklemeyi tercih etmişti. Geri gelip kapının önünden geçerken, mutfaktan çıkıp çıkmamakta hâlâ tereddüt ettiğini fark etti onun.
“Anneme gitmem gerek,” dedi.
Bu, genellikle evlilik sırasında söylenen bir söz olarak biliniyordu. Üstelik söyleyenin de diğer taraf olması gerekirdi. ‘Epey yanlış yapmışız demek ki,’ diye geçirdi içinden.

Selin bir şey söylemek istediği halde söyleyemiyor gibiydi. Kapıdan çıkarken sordu.
“Döndüğünde Vural’a ne diyeceksin?”
İki gündür merak ettiği ismi de ‘sonunda’ öğrenmiş oldu böylece. Pek bir şey fark etmemişti ama olsun, bir soru eksilmişti en azından.
“Senin onu beklediğini. Buraya gelmesinin iyi olacağını.”
Hemen sonra düzeltme yapma gereği hissetti. Döndüğünde böyle bir tebligat yapması mümkün değildi. Selin’in sonsuza dek beklemesi insafsızlık olurdu, her ne kadar ilk anda hak etmiş gibi görünse de.
“Ama sanırım görmem onu bundan sonra.”
Asansöre doğru yürüdü. Ayrılık cümlesini söylemeyi yine unutmuştu. Selin yarı aralık kapıya tutunarak arkasından baktı.
“Sandığın şeyi kastetmemiştim,” dedi alçak bir sesle.
Nihat duymazdan geldi, asansörü beklemekten vazgeçip merdivenlere yöneldi.

Bazen insanın başına gerçek olamayacak kadar güzel şeyler gelir. Gerçek olamayacak kadar kötüleri de tabii. Hayat muhtemelen ikisi arasında geçenlerin toplamıdır.

§

Denizle arasında, kıyı seviyesinden birkaç metre daha yüksek gezinti yolundan başka şey bulunmayan, eski sayılabilecek, beyaz, iki katlı bir binaydı. Sokaktaki diğerlerinden daha büyükçeydi, tam da hatırladığı gibi ve hemen önünde onlarınkinden daha küçük bir bahçesi vardı, çiçekler ve çimle kaplı. Yıllar önce daha liseyi yeni bitirmiş bir öğrenci iken teyzesi ile birlikte geldiklerinde, teyzesi içeri girerken o dışarıda beklemekte ısrar etmiş, neredeyse bütün akşamı bahçe duvarına yaslanarak geçirmişti. O gün binaya sırtını dönerek izlediği görüntü yıllar boyunca hiç değişmemiş, tam aksine zihninde sabit bir resim halini almıştı. İşte o; demirden dökülmüş babalarından akan pasların kahverengi bir beton yığınına çevirdiği köhne iskeleyi, uzaktan ve çaprazdan resmeden görüntü şimdi karşısında duruyordu yeniden. Alacakaranlığın son demini süren bu soğuk Mart akşamında, annesinin yaşadığı evi sokağa girer girmez tanıması bu sayede mümkün oldu.

Boyaları dökülmekte olan demir kapıyı yavaşça aralayarak bahçeye girdi. Tereddütlü adımlarla binanın giriş kapısına doğru ilerledi. Hava nerdeyse kararmak üzereydi. Dar patika boyunca çiçeklerin arasından geçerek yürümeye devam etti. Teyzesinin yıllar önce, ‘bir gün lâzım olacak,’ diyerek kendisine verdiği anahtarı diğerleri ile birlikte arabanın torpido gözünde unuttuğunu hatırladı. Otelden epey uzaktaydı ve her bakımdan yorgundu, yürümek istemedi. Kocasının ölümünden sonra gelmeye başlayan bir yardımcının akşam yemeği saatine dek kaldığını duymuştu teyzesinden beş-altı yıl önce, ‘belki de hâlâ evdedir’ diye düşündü. Zile basmak için birkaç merdiven çıkması gerekti. Dış lamba kendiliğinden yandı ve kapı önü aydınlandı. Yan duvarda iki düğme gördü, üsttekine bastı. Vedia Onur. Birkaç yıl önce ölen kocasının soyadı bu olmalıydı, ama annesine yakışmamıştı pek. Kapı açılmadı. Bir kez daha dokundu düğmeye, daha uzun süre bu sefer. Bir adım geri çekilip on saniye kadar bekledi. Son bir kez bastı ve devamında ne yapacağını düşünmeye başladı. Belki de kadın gitmişti ve annesi kapıyı açamıyordu. Gidip, park yerindeki arabadan anahtarı almayı düşündü. Tam dönmek üzere basamaklara yönelmişti ki, hemen solunda bir pencerenin tül perdesi aralandı. Bahçe katındaki dairenin mutfak penceresine benziyordu bu. Camın ardında koyu renk uzun kollu hırkası, beyaz gömleği ve muhtemelen yarım asırlık kravatıyla bir ihtiyar belirdi. Her gün tıraş olmaya devam edenlerdendi, zamana meydan okuduğunu sananlardan. Göz göze geldiler. İhtiyar herhangi bir tepki vermedi, donuk bakıyordu. Bu hâli, ona bir şey sorma cesareti bulmasını engelledi. Bir süre sonra ihtiyarın serbest bıraktığı perde hafifçe salınarak önceki durağanlığına kavuşurken, Nihat da başını çevirip basamaklardan inmek üzereydi.

Dış kapıya doğru birkaç adım atmıştı ki, bu kez bir pencerenin açıldığını duydu. Kibar ve yaşlı bir hanımın sesi duyuldu.
“Birine mi baktınız oğlum?”
Başını yeniden geri çevirdi. Beyaza yakın renkte gri, uzun saçlarını arkadan bağlayıp omzuna sarkıtmış, güleç yüzlü bir yaşlı hanım vardı bu kez pencerede. Sorusunu yineledi.
“Vedia Hanım’ı mı aradınız oğlum?”
“Evet,” diye yanıtladı binaya doğru birkaç adım atarak.
“Onu kaybettik ne yazık ki,” dedi kadın. “Cuma gecesi. Allah taksiratını affetsin.”
Cevap vermedi Nihat, duyduğunu belli etmek için başını sallamakla yetindi. Tekrar bahçe kapısına doğru yürümeye hazırlandı.
“Kanserdi biliyor musunuz,” dedi yaşlı hanım bu kez. “Ağrıları iyice artmıştı son zamanlarında. Güçlükle ayağa kalkabiliyordu.”
Pencereye biraz daha yaklaştı.
“Yardımcısı ağrı kesici ve sakinleştirici ilaçlarını sayıyla koyuyordu komodinin üzerine. Nasıl olduysa bulmuş hepsini ve bir seferde içmiş o gece. Demek ki daha fazla dayanamadı artık. Cumartesi günü toprağa verdik. Defterinde ev telefonunuz yazılıydı, Emin olamasak da sizi aradık. Ama ulaşamadık.”
Onu görmeyi ummayan iki kadından birine gereğinden erken ulaşmış, diğerine ise geç kalmıştı galiba. Yaşlı hanım sanki aklından geçeni duymuş gibi devam etti.
“Biliyor musunuz,” dedi. “Bana bir gün burada onunla birlikte oturacağınızı söylerdi hep. Ama gelmeyeceğinize emindi artık son zamanlarında. Bir gün gelirseniz, komodinin çekmecesindeki küçük kutuyu almanızı istedi. Sizin için bir şey varmış içinde. Anahtarı vermemi ister misiniz?”
“Evet, lütfen,” dedi Nihat. İhtiyarın içeri girip, yeniden pencerede görünmesi bir dakika bile sürmedi.
“İşte, alın...”
“Teşekkür ederim,” dedi Nihat.
“Başınız sağ olsun,” diyerek kapattı camı kadın.

Anahtarı çevirip içeri girdi. Düğmeyi el yordamı ile buldu. Bir süre holde bekledi. Odaların kapıları açıktı, arka tarafa bakan birinde yatağı görülebiliyordu. İlerleyip ışığı açtı, oturdu. Komodinin üst çekmecesini kendine doğru çekti. Kutu oradaydı, orta boyda, metal bir bisküvi kutusu, eskilerden. Üst kapağı kaldırdı. Gönderilmemiş, belki de gönderilememiş mektupları gördü.

Bir yerde uzun süredir var olan bir şey geri gelmemek üzere yok olduğunda ortaya çıkan eksikliği, o şeyin var olduğunu bilmeyen biri dahi hissedebilir. Uzun bir süre boyunca kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle, gelip geçen herkesin kulağına fısıldar orası bunu. Nedenini bilmeden kafasını çevirip bakanlar, tanımlayamadıkları, bulanık bir boşluk duygusu hissederler.

§

Küçük ve rüzgârlı sahil kasabasında yeni bir akşam başlıyordu. Öncekilerden daha soğuk bir gece olacak gibiydi. Nihat ceketinin yakasını yukarı kaldırdı. Otele doğru yürümeye koyuldu. Yirmi dakikalık yürüyüşten sonra kapıdan girdiğinde, bankodaki sarışın çocuğun yüzünde istemsiz bir şaşkınlık ifadesi belirdi.
“Anahtarı alabilir miyim,” dedi elini bankonun üstüne koyarak. “Bu akşam ayrılıyorum.”
“Geri dönmeyeceğinizi düşünmüştük artık,” diye yanıtladı çocuk. “Valiziniz burada.”
Bankonun üzerinden geçirip verdi valizi. Nihat anlam verememişti.
“Otoparktaki aracı da mı görmediniz??”
“İki gecelik oda ücreti için aracınızı zincirleyemeyiz efendim. İstediğiniz zaman gelip alabilirdiniz onu. Odayı vermem gerekiyordu.”
“Pekâlâ. Borcum ne kadar?”
Nazikçe gecelik ücreti söyledi çocuk. Üçle çarptı Nihat ve bankonun üstüne bıraktı parayı.
“Hoşça kalın.” Ayrılık cümlesini söyleyebilmek için o yerden isteyerek uzaklaşıyor olmak gerekiyordu herhalde.
“Yine bekleriz efendim. Buyurun, bir kartımız bulunsun sizde.”
Çocuğa bakıp gülümsedi, kartviziti alıp ceketinin cebine koydu. Belki de birbiri ile karşılaşmak dahi istemeyen katılımcılarıyla, yeni bir partiye hazırlanıyordu bu tuhaf otel ve Nihat Nadir için gitme vaktiydi.

Soluk ve her zamanki kadar rüzgârlı bir akşamdı. Yeniden yollardaydı. Önce bina, sonra cadde ve yol ışıkları arkasında kaldı. Yukarıya doğru çıktıkça rüzgâr kesildi, yerini soğuk ve sise bıraktı. Çok bilinen bir sözdür, ‘insan geçmişe değil, geleceğe bakmalı’ derler. O, bu sisli yol manzarasında hangisini gördüğünü anlayamayacak kadar bitkin hissetti kendini. Belki geleceğiydi gördüğü, belki geçmişi. Belki de…Geçmişten kalma, di’li gelecek zamanın hikâyesi. Kim bilir.

Ağaçlar, ağaçlar, köyler, ağaçlar, köyler, ağaçlar, kasabalar, ağaçlar, kasabalar, şehirler, kasabalar, şehirler, şehirler, Şehir, arabalar, arabalar, arabalar… Bin kilometrenin özeti buydu Nihat için. Sırtı tutulmuştu muhtemelen ve bacaklarını da hissetmiyordu pek, ama mola verme ya da kültürfizik yapma gereği duymadı bu kez. Sürmeye devam etti, geri dönemeyeceği kadar uzağa, son noktaya varana dek. Şehre yaklaştıkça yağmur başladı yeniden. Belki de bıraktığı yerde bekleyen bir tek o vardı.

§

Eve girdiğinde sabahın en hareketli saatleri idi. Tozlu dev şehir yeni bir işgününe başlamıştı bile. Vestiyerin önünde durdu. Beklediğinden farklı gelişmişti her şey. En kötüsü mü olmuştu tartışılabilirdi belki ama artanlarla idare etme zamanlarından biri olduğu belliydi. Elindeki metal bisküvi kutusunu ufak masanın üstüne koydu. Selin’in fotoğrafını ceketinin cebinden çıkarıp, dik olarak bisküvi kutusuna dayadı, otelin kartını da. Kartın üzerindeki ifade ilgisini çekti. Büyük punto ile yazılmış otel adının hemen altında matbaa işi bir el yazısıyla ‘Bizden Asla Ayrılamayacaksınız’ yazılıydı. Dudaklarında buruk bir gülümseme oluştu. Salona yürüdü, camı ardına dek açtı. Şehrin gürültüsü bütün eve yayıldı. Bütün sesler, nerede ne oluyorsa, bu gürültünün içindeydi. Ayrıştırmak güçtü elbette ama yeterince kulak verip dinlediğinde, hepsini ayrı ayrı duyabildiğini fark etti. Ellerini dışarı uzatıp sağanağa dönüşen yağmurda ıslanmalarını seyretti. Yeniden vestiyere geri dönüp ceketini çıkardı, askıya astı. Aynaya baktı ve Selim’le göz göze geldi.
“Biliyor musun,” dedi, “üç gece önce bir şey yapmış olabilirim.”
“Sanmıyorum,” diye yanıtladı Selim. “Seni beklemiyor muydu zaten?”
“Sanki bekliyor gibiydi.”

§

“Bugünün gündemine geçmeden önce 20 Mart Perşembe gecesinden güne sarkan haber başlıklarına göz atalım. Dün geceye Oğuz Kağan operasyonunda yapılan şok baskınlar damgasını vurdu sayın seyirciler. Sabaha karşı yapılan otuz birinci dalga baskınlarda, aralarında son grup eleme maçında rakip filelere üç gol birden gönderen milli takımımızın Arjantin asıllı oyuncusu Ali İhsan Mendoza’nın da bulunduğu tam on dokuz ismin gözaltına alındığı belirtiliyor! …”

‘Bu doğru olamaz artık,’ diye geçirdi içinden Selim. Ne doğruydu ki zaten. Televizyonu kapattı. Hemen yanında duran bisküvi kutusunu eline aldı. Çalışma masasındaki kalemlikte otelin kartvizitini buldu. Monitörün ön yüzüne iliştirilmiş fotoğrafla birlikte bisküvi kutusunun içine koydu. Kutuyu sırt çantasının dibine özenle yerleştirdi. Eski on dokuz artık bakım istiyordu ve yol uzundu. Neyse ki, bu kez geri dönmesi gerekmeyebilirdi. Pikaba eski bir Queensr˙che plağı taktı. Akşama daha zaman vardı, sayfa yetişecekti, bıraktığı yerden devam etmeliydi şimdi. Ekranın karşısına geçti, nerede takıldığını hatırlamak için yazdığı son satırı yeniden okumaya başladı.
“Uzun süredir kafanızı kurcalayan bir konu sonunda çözüme kavuşacak. Bir dostla işbirliği söz konusu olabilir. Yapmayı düşündüğünüz şeyleri ertelemeyin…”

Açık camdan gelen yağmur sesi, iğnenin tatlı çıtırtısına karışıyordu.
“… Arkama bir göz attığımda,
kendimi değil başkasını görüyorum.
Ve bakmaya devam ediyorum.
Başkasına… Bana.”

§

Nerede olduklarını düşünmediklerimize…   ○●


Bu öyküdeki kişi ve yer adları tamamen hayal mahsulüdür.

Sanki Bekliyor Gibiydi
—Di’li Gelecek Zamanın Hikâyesi.

Öykü: Anlamayan Adam
anlamayanadam@hotmail.com

2008